Saltanat ve Hilafet birbirinden ayırarak Saltanatı lâğvetmek ve bu sûretle İstanbul Hükümeti'ne son vermek yoluna gidildi. TBMM'de bu maksatla fevkalâde bir celse aktolundu. Dr. Rıza Nur ve seksen kadar arkadaşının imzaladığı bir takrir görüşülerek iki maddelik bir kanun kabul edildi.
"1- Teşkilât-ı Esâsiye Kanunuyla, Türkiye halkı, hukuk ve hâkimiyet-i hükümranîsinin mümessil-i hakikîsi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin şahsiyyet-i mâneviyesini gayri kabil-i terk ve tecezzi ve ferâğ olmak üzere temsile, bilfiil istimâle ve irâde-i milliyeye istinad etmeyen hiç bir kuvvet ve hey'et tanımamaya karar verdiği cihetle Misak-ı Millî hududları dahilinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nden başka şekl-i hükûmet tanımaz. Binâenaleyh Türkiye halkı hâkimiyet-i şahsiyyeye müstenid olan İstanbul'daki şekl-i hükümeti 16 Mart 1336'dan itibaren ve ebediyen tarihe müntakıl addetmiştir.
2- Hilâfet Hânedan-ı Al-i Osman'a aid olup Halifeliğe Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından bu hânedanın ilmen ahlaken erşed ve eslâh olanı intihap olunur. Türkiye Devleti, Makam-ı Hilâfet'in istinadgâhıdır. Bu gün ve bu gecenin (2 Kasını 1922) bayram addi karargir olmuştur...."
Bu karardan sonra İstanbul'a Ankara rejimi adına gelen Refet (Bele) Paşa Yıldız Sarayı'na giderek Sultan Vahidüddin tarafından kabul olunmuştur. Refet Paşa Padişah'a saltanatın ilgası hususundaki kararı büyük bir nezaket ile arz etmişse de Sultan Vahidüddin:
"- Saltanatsız bir hilâfeti hanedanımızın en âciz bir ferdinin bile kabul etmeyeceğinden emin olabilirsiniz Paşa!"
Diyerek görüşmeye son vermiştir.
Bu suretle Sultan Vahidüddin'in hilâfeti siyasî ve fiilî bir iktidardan mahrum kılan mezkûr kararı kabul etmeyeceği anlaşılınca, onu bertaraf etme çareleri aranmaya başlanmıştı. Bu cümleden olarak Ankara rejimine muhalefetiyle ün kazanmış olan sâbık dahiliye nazırı Ali Kemâl Bey hükümete ve İstanbul'daki işgal kuvvetlerine rağmen Ankara'ya bağlı şahıslarca Beyoğlu'nda tıraş olmakta bulunduğu berberden derdest edilerek İzmit'e götürülmüş ve burada, halk tarafından yapılmış gibi gösterilerek askerler vasıtasıyla linç ettirilmiştir.
Diğer taraftan elektrik kontağından ileri gelmiş süsü verilerek Yıldız'daki Çit Kasrı yakılmıştır. Bu aslında Padişah'a karşı tertiplenmiş bir suikastti. Diğer taraftan her gün saraya binbir ihbar yapılıyor ve Sultan Vahidüddin'in hayatının tehlikede olduğu kanaati uyandırılıyordu...*
Ankara'da "Saltanatın" kaldırılmasına karşı en güçlü tepki ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden Karahisar-ı Sahib (Afyon) Meb'ûsu Hoca Şükrü Efendi tarafından gösterilmiştir. "Hilâfet-i İslâmiye ve Büyük Millet Meclisi"** adlı risalesiyle hilafet konusundaki görüşlerini dillendiren Hoca Şükrü Efendi'ye karşı; Siirt Mebusu Hoca Halil, Muş Mebusu Hoca el-Hâc İlyas Sâmi ve Antalya Mebusu Hoca Rasih (Kaplan) tarafından "Hâkimiyet-i Milliye ve Hilâfet-i İslâmiye" başlığı altında Hoca Şükrü ve yazdığı eser aleyhinde ortak bir "Reddiye" kaleme alınmıştır. 15 Kanun-ı sani 1399/1923'de Ankara'da neşredilen söz konusu reddiyenin giriş cümleleri şöyledir:
"Bundan yaklaşık bir ay önce, hilafet meselesine dair bizce bilinen biri tarafından yazılmış bir muhtırayı görmüştük. Bu muhtıra mealinde, Afyonkarahisar mebuslarından Hoca İsmail Şükrü Efendi'nin adı ile bir risale yayımlandı. Bu meseledeki irtica fikrine biz, Kur'an-ı Mübîn ile kuşanmış olarak cevap vereceğiz.
"Bu risale doğrudan doğruya Teşkilat-ı Esâsiye kânunumuzla ve buna dayalı olarak milli egemenliğimizle çatışmaktadır. Ve Şükrü Efendi Hoca bu eserinde fikirlerine bir din süsü vermiştir. Kalbi temiz ve cahil olanları bu üslup belki yanıltabilir. Neticede, az düşünenler "Millî egemenliğimiz ile şeriat arasında bir uçurum var" düşüncesinde bulunurlar. İşte, sırf yanıltmanın önüne geçmek amacıyla, kendisine cevap vermeyi gerekli görüyoruz."
Meclis'te Mebus olarak görev yapan bir grup Hocaefendi'nin "Kur'an-ı Mübin ile kuşanmış olarak" Hoca Şükrü Efendi'ye yazdıkları "reddiye"nin en ilginç başlıklarından birini "Hükümet Şeklimizin İslâmiyet'e uygunluğu" ara başlığı teşkil eder. Zikri geçen başlık altında Türkiye Büyük Millet Meclisi devletinin, yüce şeriata tam anlamıyla uygunluğu Mebus Hoca Efendilerce şöyle izah olunur:
"Din-i Mübinin düşmanları, bir İslâm ülkesi olan vatanımıza tecavüz etmişler ve saldırmışlardı. Bunun üzerine, bütün müminlere farz-ı ayn olan "cihad"dı. Halbuki Beşiktaş ve Yıldız Saraylarında oturup, kendisine "Halife" diyen Muhammed Vahdeddin adlı kişi ve onun teşkil ettiği "Bâb-ı Âli" adlı hükümet, bu cihad farziyetini benimsememiş ve düşman arzusuna teslim olmayı, müdafaaya tercih etmişti. Kafir devletler bizi imha için Fransa'da bulunan "Sevr" adlı köyde toplandılar ve yalancı halifenin temsilcilerini de oraya davet ettiler. İsimleri ebediyen lanetle hatırlanacak Dr. Rıza Tevfik, Hâdî ve Reşâd Hâlis isimli üç nesne, halîfenin hükümet adına idam fermanımıza imza atmaya razı oldular. Bu şekilde halîfe, hükümeti ve üyeleri aydınlık şeriata başkaldırmış oldular. Bunu vebalini ve buna gereken cezayı takdir buyurunuz. Ancak, müminlerin umumu buna rıza göstermediler. Çünkü, Şer'an bu rızayı gösteremezlerdi. Onlar, yani erkeğiyle, kadınıyla bütün Müslümanlar, bu vaziyette cihad ile mükelleftirler. İlkönce Erzurum'da, ikinci olarak Sivas'ta, üçüncü olarak Ankara'da toplanan Müslümanların cumhuru, eğer halife gibi hareket etselerdi, günahkâr olurlardı."
Peki, Hoca Şükrü Efendi'nin risalesi neyi içeriyordu? Onu da daha sonraki bir yazımızda konu edinelim.
İsmail Şükrü, Hilâfet-i İslâmiye ve Büyük Millet Meclisi, (Kadir Mısıroğlu, Takdim), Bedir Yayınları, İstanbul 1993, s. 5-6.
Hilâfet-i İslâmiye ve Büyük Millet Meclisi, Ankara, 1923.
Hakimiyet-i Milliye ve Hilâfet-i İslâmiye, Ankara 1339/1923.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



