Son aylarda deneme edebiyatına hatırı sayılır bir yöneliş var. Yayımlanan kitaplar arasında deneme türüne ayrılan pay eskiye nazaran sanki daha bir arttı.
Okurun talebi yahut yazarın tercihi; ama kesinlikle denemenin cazibesi: Deneme de-neme denilemeyecek bir teveccühün odağında bugün...
Bu teveccühü yansıtanların en başında da şairler geliyor, özellikle genç arkadaşlar. Onlar, belki de şiirle denemenin ortasında bir yerde, özellikle duygu yoğunluğu bakımından şiire, şekil ve işleyiş bakımından denemeye yakın durarak, okuru iki uçlu bir olta ile avlamaya çalışıyorlar. Can alıcı yönleri bulunan şiir ile deneme, şairlerin kalemiyle kaynaşıp iç içe geçiyor, sentezleşiyor...
Söyleye geldiklerimi bir yere bağlamam gerekiyor. Bu bağlama, kabul edersiniz ki, şairlerin kaleminden çıkmış birkaç kitap üzerine yönelmekle sağlanmalı...
İşte, Kırık Sesler Sokağı. Bir çocuk şiirleri şairi olarak ad salan, gerçi son şiir kitabı ile bu sınırı aşıp herkesin şairi olan Gökhan Akçiçek, şehr-i Ordu'dan bir hatıra ormanına girerek, oradan dost biyografilerin ruhunu devşirerek ama bunları bir deneme üslubu ile takdim ederek, huzurlarımızda...
"Beni inceliklere vakti olanlara emanet ediniz." "Kırık Sesler Sokağı" ve "Hayata Karışan Sözler" denilerek her ne kadar üç ayrı kategoriye ayrılsa da, Kırık Sesler Sokağı'nın satır aralarında, işaret edilen incelikleri ve kırıklıkları ama her daim hayata karışmış bir vaziyette, hisseder durursunuz. Bu arada, kitabı okurken, kimi zaman durur hayatın kekre bir tat, bir dipnot yahut iki damla gözyaşından mülhem olduğunu düşünürsünüz.
Burada, Gökhan Akçiçek'in, ortak abimiz merhum Cavit Kalpaklıoğlu'yla ilgili satırlarından şu cümleleri aktaracağım: "Bahçelievler mahallesinde oturan bir güzel insan, bir gün köyde oturan ablasına telefon edip, (...) kendisine türkü söylemesini ister. Kardeşini kıramayan abla söyler, -telefonun öbür ucunda- kardeş, dinler türküleri. Birkaç gün sonra canı leblebi yemek isteyen kardeş, evden bakkala iner. İlk bakkalda bulamaz leblebiyi. İkinci bakkala yönelir, yerler karla kaplı, ..." Rahmet okuyalım...
Kırık Sesler Sokağı'nı açıklamak için daha pek çok cümleye ihtiyaç duyabiliriz. Fakat gelin onu bünyesindeki tek bir cümleyle çerçeveleyelim: Bu kitap, "İçimizin tanıdık ağrısı". (Kumdan Yazılar Yay., Ordu, 2010; kumdanyazilar@hotmail.com)
Abdurrahman Adıyan'ın Aşk Kırmızı Ayrılık Sarı'sı da genel olarak bir şairin "kalem ile kağıt"ı deneme kıyafetinde coşturuvermesi... Özellikle kitapla aynı adı taşıyan ilk bölüm...
"Kalem ile kâğıt yazarın ve şairin elinde, âdeta "Musa'nın âsâsı" gibidir. Günün veya gecenin herhangi bir anında kalem ile kâğıt coşup aşka geldiklerinde, ya noktadan başlayıp uzun uzadıya bir kelime oyununa başlıyorlardır ya da kızıl kan rengindeki ateşten nehirlerde, bir seferî yolculuğa -hicran taksimi ile- çıkıyorlardır."
Kalem ile kâğıt, "cenk" ile "gözyaşı" arasında bocalayan bir serüvene giriyor bir ara: "Düşündüklerimin onda birini yazabilseydim beynime hezeyanlar getirirdim. Yazdıklarımın onda dokuzunu okuyabilseydim (...) inan ki afetler getirirdim eşiğine, depremler salardım gönlüne."
"Hüzün bir künyedir boynumda" diyerek hüznün en ince durağına uğrayan iki yoldaş, kimileyin, "Hayatın neresindeyim doktor?" diye soruyor, hemen ardından cevabı yine kendileri veriyor: "İflah olmaz 'ah'ımız"...
Aşk, kalp, yalnızlık, yanılgı... dolu denemelerin kitabı diyebiliriz Aşk Kırmızı Ayrılık Sarı için. Fakat bunların ötesinde, kitabın ikinci ve üçüncü bölümlerinde, Abdurrahman Adıyan'ın "Sanat Yazıları"nı okuyabilir, "Anadolu"ya bakışını inceleyebilirsiniz. Bu noktada size tavsiyem, kitabın finalinde yer alan "Müvezzi İsmail'in İzdüşümleri" başlıklı metni ne yapıp edip okumanızdır... (Aşk Kırmızı Ayrılık Sarı, Cevahir Yay., İst., 2010; a.adiyan@hotmail.com)
Esmerliğime Bakma, Mustafa Uçurum'un ikinci kitabı. İlki şiirdi, bu esmerlik kitabı şiirle eşleşmiş deneme...
Bakın burada farklı bir yol izleyerek yansıtmaya çalışalım kitaptaki denemelerin rengini. Başlıkları arasından bir seçme yapıp, sıralayalım: Parçalanmış ayak sesleri, Aşk bir kudretmiş, Eğreti hengâme, Gövdem çiçek mezarlığı, Kalbime itiraflar, Sakladığım çelişki, Yağmura yakalanmış tren, Yangına dönen yanılgı, Baharı bekleyen ağaç, Hadi sen de terk et, Gözlerim denizde kaldı, bir ırmaktan geçiyorum, Kalbimin başkenti, Postane önünde kiraz ağacı...
Bunlar ilk bakışta romantik bir şairin kaleminden süzülüvermiş şiirlerin başlıkları değil midir?
Peki sadece dışı mı yakıcı bu metinlerin; ya içleri?
"Elini değdirdiğin toprak; biraz hüzün, biraz deniz, biraz da küskünlüğümdür."
"Beni ancak bir müjde kurtarabilir ya da kaybolmam an meselesi."
"Hiç girmedim sokaklardan geçeceğim. Kesme taş kaldırımların üzerinde, balkonların altından, ırmağın kıyısından, sesimin yankısını çoğaltarak geçeceğim geçilmez sanılan tüm geçitlerden."
"Yabani bir ot gibi beni kuşatan her şeyi terk ettim. Sıkıştığım dehlizlerden ışıklar buldum."
"Ah kalbim, yangın çıkacak az sonra. Bütün rüzgârları savuşturacağım."
"Ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Son gördüğüm rüyayı kimseye anlatmayacağım. Yapılan yorumların hepsi de boş çıkıyor zaten. En güzeli, 'artık rüya görmüyorum' demek."
Esmerliğime Bakma'da lirizmle iç içe girmiş tok söylemlere de rastlıyoruz: "Ey Kudüs kalbim ol/Ey Kudüs kalbim ol diye diye/Gireceğim bir şehrin kapısından." (Esmerliğime Bakma, Sütun Yay., İst., 2009;0216 3184288)
Sonsöz: Şairlerin deneme kitaplarına duyarsız kalamazsınız!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



