Geçen hafta "Şair Camide" demiştim, şimdi ise "Şair Vaiz" oldu. Seküler zihinlerin ashabı bozulacak, ne oluyoruz?!.
Madem hayatî bir tehlike var, sözü çevireyim!
Yıllarca önce, Nevşehir merkezli olarak yayın yapan, çevre illerden de dinlenebilen ART Fm radyosunda "Firuze" adlı bir şiir programı hazırlayıp sundum. İki yıl süren ve canlı olarak yayımlanan bu programda, şiire ve şaire dair her şey, sözgelimi, şiir dünyasından haberler, şiirin sorunları, şairlerimizin hayatlarından kesitler, yeni çıkan şiir kitapları, dergilerde yayınlanan taze şiirler, vb. materyal olarak kullanılmaktaydı. Farklı şehirlerde yaşayan şairlerimizle yaptığımız tele-mülakatları ve kitap armağanlı şiir-bilgi yarışmalarını da bunlara ekleyiniz.
Bu programın bir benzerini Kanal 50 TV'sinde sürdürdüm. "Şiir Saati"ydi yanlış hatırlamıyorsam programın adı. Yoksa "Kültür Saati" mi? Bir yıl sürdü TV'deki program. Radyo formatı bu kez görüntülü bir nitelik kazanmıştı. Her neyse, radyo ve TV, ikisi de benim için mühim tecrübelerdi.
Aradan geçen uzun yıllardan sonra geçmişe dönük bu satırları kaleme alışımın sebebi hatıra edebiyatının birikimini artırmak değil. Hatıralar arasından bir şeyleri çekip çıkarmak ihtiyacını da ekleyin yukarıdaki "sözü çevirme" bahanesine...
Sanırım radyodaydı. Arif Ay'ın Yirmi Yaş Şiirleri (Yedi İklim Yay., İst., 1995) yeni yayınlanmıştı. Bu kitaptan bazı şiirleri dinleyicilerle paylaşmıştım. Birisi de "Pis Bir Potin Kokusu" (s. 42) idi:
"Arılar oğul verdi mi/hiçbir şey tutamaz onları petekte/ yola koyulur bir yumak uydu/insanlar tersine yaz biter bitmez/ evlere yığılır kördüğüm// pis bir potin kokusu yayılır/burun deliklerinde vızıldar/ sömürücü eşekarısı/ ne açılan bir pencere/ ne bir kahramanlık marşı/ kaldıramaz artık bu ölüyü"
Biraz sonra bir canlı bağlantı. "Canlı bomba" der gibi oldu ama öyle. Bir genç kız sesi. Haliyle heyecanlı. Kim bilir, aşktan yana, sevdadan öte şiirler mi bekliyordu o günlerde bizden... İtiraz ediyordu: Hayır efendim, bir şiirde nasıl olur da 'pis bir potin kokusu yayılır'dı bir şiirden? Şiir dediğin narin şeydi. Kokuyla, hele ki pis kokuyla, potin kokusuyla, hayır hayır, şairimize yakıştıramamış, sunucu olarak siz de zevkten, estetikten yoksundunuz...
Sonraki zamanlarda bu sesin sahibiyle yüz yüze gelme durumu hâsıl oldu. Liseli bir öğrenciydi ve aramızda hoca talebe statüsü söz konusuydu. Kendisini, kolay olmasa da ikna ettiğimi hatırlıyorum. Şiirde "konu" mevzuunun çoktan halledilen bir şey olduğunu, artık şiirin her bir şeyleri içerebildiğini örneklerle önüne serince, sabitlendiği noktayı terk etmeye başlamıştı.
Nereden nereye? Şiirde yahut şairde bir takım şeylerin olmazlığını söyleyenler her daim hayat sahnesinde rol almıştır. Aslında pek çoğumuz bu halkaya farklı şekillerde eklenebilir. Niçin söylememeli, benim de kendi dünyama göre kimi sınırlarım vardır: Na-hoş hallere götüren, küfre ve şirke prim veren yaklaşımları tekzip ederim mesela...
Ne oldu: Şair vaiz oldu!
Şimdilerde böyle deyici bir zamane evladı belirmeye başladı. Böyle deyip, şairi hayatın merkezinden uzaklaştırmaya hedeflenen bir zümre...
Bunlar sıradan insanlar, yani gayr-i hassas camialara mensup olanlar arasından çıksa gam yemeyiz. Anlayabiliriz onları. Hatta, oralara kadar gitmeye gerek yok, sırf sanat anlayışından ötürü, Ahmet Haşim gibi, "Şair hakikat habercisi (peygamber) değildir!" diye konuşanları da kendi anlam dairesi içinde yorumlayabiliriz. Hayır, maraza yakalananlar ve bu hallerini sağlık selamet numunesi belleyenler eş dost arasından zuhur ediyor...
Şöyle deniliyor mesela: "Falanca şairin filanca şiirini/konuşmasını şairliğine yakıştıramadım. Keşke kendisi bir camide vaiz olarak karşımıza çıksaydı. Hani biz de cami cemaatinden değiliz ki azizim. Evet evet, bir cami cemaati karşısında, bir vaiz olmalı şairimiz!"
Sizin de dikkatinizi çekiyordur, bu cümlelerde belli küçültme (tahfif, aşağılama) unsurlarına rastlanıyor...
İşin garibi, bu tuhaf cümlelere Yunus, Âkif, Necip Fazıl, hadi daha yakınlara gelelim, bir şiirini "La ilahe illallah" diye bitiren Gerçek Hayat'tan şair Mevlana İdris mesnet gösteriliyor. Bu çelişki midir, yoksa vukufiyetsizlik mi, anlamak mümkün değil.
Oysa, daha geçen hafta yazdım, Âkif için cami, hem oyun bahçesi, hem çarşı pazar, hem de cenk alanıydı. Cami cemaati ise arkadaşıydı, dostuydu, kardeşiydi. Manzara bütün Müslümanlar için böyledir, böyle olmalıdır. Sadece Âkif yahut diğer Müslüman şairler için değil...
Hani, "mezkur zevat"ı bilip tanımasam şöyle soracağım: Ne oluyoruz, gidişiniz nereye?
Hayır, sormuyorum. Şöyle diyorum onlara: Sadece edebiyat algımızı değil, edebiyatı da kapsayan hayat anlayışımızı yeniden gözden geçirelim...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



