25-26 Aralık tarihlerinde Mehmet Âkif Bilgi Şöleni'nin tebliğcisi olarak Ankara'daydım. Âkif, Türkiye Yazarlar Birliği, Keçiören Belediyesi ve İlim Yayma Cemiyeti Ankara Şubesi ortaklığında düzenlenen bir program çerçevesinde vefatının 73 yılı vesilesiyle, bilimsel bir faaliyete konu ediliyordu.
Dört yıllık bir geleneğe sahip olan bu etkinlikle Mehmet Âkif, yetkin bilim adamı, sanatçı ve yazarlar tarafından farklı yönleriyle ele alınıyor. Böylece, Âkif'in kültürel mirası bugünü kurma çalışmalarına ortak kılınıyor, daha da ötede, geçmişten geleceğe aktarılıyor.
Peki, beklenilen randıman sağlanıyor mu? Hayır! Bunun farklı sebepleri olmalı: Milletin ortak bir değeri ve öncü bir kahramanı olarak Mehmet Âkif her daim "devlet"i temsil kabiliyetinde olan bir şahsiyettir. Onun bu kimliğine günümüzde ortak olan kişi ve kurumlar, paylaşımlarını âdil kılmalı ve sembolik de olsa Âkif törenlerine katılmalıdırlar. Şahsen, bir hükümet kişisini, Gençlik Parkı Kültür Merkezi Necip Fazıl Salonu'nda düzenlenen"Mehmet Akif Bilgi Şöleni"ninde görmek isterdim. Keza, şöyle zamanda Âkif denince akan suları durdurmaya meyleden nice kurum da nedense "bilgi şöleni" (sempozyum) gibi "ağır" bir faaliyetin yükünü kaldırmaya razı olmadı: Yoğuşturulmuş kitle örgütleri olarak partileri geçiyorum, peki üniversiteler, sivil toplum örgütleri, gençlik teşkilatları... nerede bunları oluşturan 'diri kitle'ler? Sahi, şairler, yazarlar neredeydi, Âkif'le ruh akrabalığı olanlar? Her neyse, bu satırların üstünü çizip geçelim...
Program birbirinden ayrılmayacak iki metnin okunmasıyla başladı: Hafız Murat Batman'ın verdiği Kur'an ziyafeti ile İstiklâl Marşı...
Mehmet Âkif Bilgi Şöleni'nin öncü kişisi olarak TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan TYB'nin 30 yılı aşkın bir zamandan beri Âkif'i andığını belirterek, değerleri yaşatmanın sabır, dikkat ve ısrar gerektirdiğini söyledi. Bu gerekliliğin sonucu olarak Türkiye'de ilk defa sivil otoritenin millî bir gün ihsas ettirdiğini, 12 Mart'ın birkaç yıldan beri resmen İstiklal Marşı ve Mehmet Âkif'i Anma Günü olarak kutlandığını dile getirdi. Doğan, sözlerine İstiklal Marşı'nın bir milli mutabakat metni olduğunu ekledi.
Yapılan açış konuşmaları arasında eski bakanlardan Sami Güçlü'nün söyledikleri gençlere dönüktü: "Özellikle genç arkadaşlar için söylüyorum: Eğer tanıdıkça seveceğiniz bir adam arıyorsanız, o Âkif'tir. Bir gün, kendinizi zayıf, çaresiz, memleket ahvaliyle ilgili olarak umutsuz hissederseniz, o gün Âkif'ten bir şeyler okuyun, kendinizi bulacaksınız!"
Burada sunulan bazı tebliğler üzerinde de durmak istiyorum. İlk oturumda Yakup Çelik metinler arası bir yolculuğa çıktı ve Safahat ile Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul'u bağlamında Meşrutiyet dönemi Osmanlı toplumunu dikkatlere sundu. Aynı oturumda Sezai Coşkun, şimdiye kadar yeterince gündeme gelmemiş olan bir konuya yönelmiş, "Mehmet Akif'in Darülfünun Yılları"nı resmî kayıtlar üzerinde sürdüğü izler ile ortaya sermiştir.
Benim de yer aldığım ikinci oturumda Şair Vahab Akbaş, "Mehmet Akif'te bir anlatım aracı olarak nükte ve ironi" konusunu işlemiş ve onun dili kullanma konusundaki hassasiyetini anlatmıştır. Şairin nüktedanlığını örnek metinler üzerinden anlatan Akbaş, Âkif'teki bu özelliğin bilinçli bir sanatçı tavrı olduğunu ispatlamıştır.
Peki yazarınız olarak ben neyi konuştum?
Benim "Mehmet Akif'in Çocukluk Arkadaşı Olarak Fatih Camii" başlıklı bir tebliğim oldu.
Söze, yolumun İstanbul'a düştüğü zamanlarda Fatih Camii'ne mutlaka uğradığımı, bunun iki sebebi olduğunu söyleyerek girdim. Bu iki sebebi konuşmamın sonunda açıklayacaktım. Böylesi merak unsurlarının ardından, Âkif'in Safahat'taki ilk şiirinden başlayarak onun gerek itibarî metinlerinde gerekse gerçek hayatında "Fatih Camii" ile olan ünsiyetini anlattım. Kuşkusuz böyle bir sunumda İstanbul'un fethinden çok kısa bir süre sonra inşa edilen yani medeniyet değiştiren Fatih Camii'nin çeşitli yönlerden özelliklerini dile getirmeliydim. Bunlar arasında ilk bakışta lüzumsuz sayılabilecek hususlar, sözgelimi maruz kaldığı depremler, yıkılması, yeniden yapılması veya camiin mimarî özellikleri, vb. de bulunmaktaydı. İyi de, mekânların kahramanın oluşumuna katkı sağlayan nitelikleri arasında bu hususlar yer alamaz mıydı? Nihayetinde olan biten bu faaliyetlere yine tarihî kişilikler yön veriyordu: İstanbul'un bu ilk selâtin camiini evet, Fatih yaptırmıştı. Fakat onun Mehmet Âkif'e gelinceye kadarki gelişim çizgisinde şu sultanların da harcı vardı: II. Bayezid, IV. Mehmed, III. Ahmed, III. Mustafa, II. Mahmud, I. Abdülhamid, II. Abdülhamid... Böylece, Âkif'in Fatih Camii Medresesi'nden müderrislik yapan babasıyla ilgili satırlarındaki şu dizelerin anlamı daha bir zenginleşmiyor muydu?
"Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: 'Bu gece,
Sizinle câmie gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!'
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.
Namâza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi,
Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde!"
Konuşmamın sonlarına doğru, Fatih Camii'nin Âkif'te derin izler bıraktığını, hayatının sonraki yıllarında da camilerle içli dışlı olduğunu, onun hem gerçek hayatında hem de eserlerinde camileri hayatının merkezine aldığını söyledim. Şu cümlem önemliydi: Camii Âkif için, hem oyun alanı hem çarşı pazar hem de cenk alanı olmuştur.
Peki, konuşmamın sonunda açıklayacağımı vaat ettiğim iki sebep meydi? İstanbul'a gittiğimde niçin Fatih Camii'ne uğramadan edemiyordum?
Birincisi, Âkif'in çocukluk arkadaşını ziyaret ederek keyifli bir süreç yaşamak... İkincisi, bu mekânda günümüzün şairlerine tesadüf edebilmek umudu... İlki, evet, yaşayabildiğim müstesna bir hayat sahnesi... İkincisi, beni mahveder...
Gördüğünüz gibi, bana ayrılan alan doldu. Diğer tebliğlere değinemiyorum. Olsun, nasıl olsa kitap olarak çıkacak. TYB'den temin eder, okursunuz. Böylesi daha iyi...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



