Mehmed Said Halim Paşa, 1864'de Mısır-Kahire'de doğar. Kavalalı Ali Paşa'nın torunu ve vezir Halim Paşa'nın oğludur.
Babası Halim Paşa, 1874 yılında Mısır'dan İstanbul'a göç eder. Çocuk yaştaki Said Halim özel hocalardan Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce dersleri alır. Daha sonra kendisinden iki yaş küçük kardeşi Abbas Halim ile birlikte öğrenim yapmak için İsviçre'ye gönderilir. Burada beş sene siyasi ilimler okur ve yüksek öğrenimini tamamlar.
1888'de İstanbul'a dönüşünde Şûrâ-yı Devlet âzâsı olarak tayin edilir. Yaptığı başarılı çalışmalar sonucunda muhtelif nişanlarla taltif edilir. 1900'de "Rumeli Beylerbeyi" payesine erişmiş iken verilen jurnaller üzerine Said Halim Paşa'nın yalısı aranır. Yapılan arama sonucunda bir şey bulunamasa da baskı altına alınır. Bu baskılara dayanamayarak önce Mısır'a, sonra Avrupa'ya geçer. Avrupa'da Jön Türklerle ilgisini sürdürür.
Said Halim Paşa sekiz yılı aşkın bir süreden sonra 1908'de II. Meşrutiyet'in ilânı ve Sulta Abdülhamid'in tahtan indirilmesi üzerine İstanbul'a döner ve 1913'de Mahmud Şevket Paşa'nın Sadrazamlığı döneminde Hariciye Nazırlığı görevine getirilir.
Bu noktada hemen ifade edelim ki, Said Halim Paşa'nın İttihad ve Terakki Cemiyeti ile ilişkisi İsviçre'deki öğrencilik yıllarında başlar, daha sonra da artarak devam eder. 1909'da Selânik'te İttihad ve Terakki'nin Cemiyeti'nin kongresine katılır. 1912'de Cemiyet'in kâtipliğine seçilir. 1913'de yapılan Cemiyetin kongresinde İttihad ve Terakki'nin genel başkanı olur. Cemiyet içinde ayrıcalıklı yeri onun siyasi hayatta da yükselmesinde önemli etken olur. Nitekim Hariciye Nazırlığı görevinde iken, Şevket Paşa'nın ölümü ve İttihad ve Terakki Cemiyetinin ısrarları üzerine Sadrazamlık görevine getirilir. Balkan Harbi'ni sonu ile Birinci Dünya Savaşı yıllarında Sadrazamlık görevini sürdürür. Devletin en üst düzey yöneticisi olarak Osmanlı Devleti'nin harbe katılmaması için gösterdiği gayretler sonuç vermez. Rusya'ya karşı Almanya ile anlaşma yapılır. Salim Halim Paşa'dan habersiz olarak İttihadçıların ileri gelenlerinden Enver Paşa'nın gizli çalışmaları neticesinde iki Alman gemisinin Karadeniz'e girmesi ve malum gelişmelerin meydana gelmesi neticesinde Osmanlı Devleti kendini harbin içinde bulur. Bu olay üzerine Said Paşa ile İttihadçıların giderek arası açılır. İttihatçıların, elindeki salâhiyetleri yavaş yavaş almaları neticesinde, önce üzerinde bulunan Hariciye Nazırlığını, sonra da İttihadçıların yaptıklarına dayanamayarak, sıhhi sebepler öne sürer ve Sadrazamlığı bırakır (Şubat1917).
İtihad ve Terakki ile ilişkisi burada noktalanır. Bu bağlamda "Kendisinin hiçbir şekilde uyuşabilmesi ve birlikte iş yapabilmesine imkân bulunmayan İttihad ve Terakki erkânı ile işbirliği yapmasına, devlet hizmeti için başka bir yol bulamamış olmasından başka bir izah getirilemez" şeklindeki yorum kayda alınması gereken bir içeriğe sahiptir.
Mütârekede yurt dışına kaçmayı reddeder. Harp suçlusu olarak yargılanması için kendisi müracaat eder. Harb mesulü olarak sorguya çekilir.
İstanbul'un işgalinden sonra 10 Mart 1919'da tevkif edilir. 22 Mayıs'ta İngilizler tarafından, öteki siyasî mahkûmlarla birlikte Malta Adası'na sürülür.
Malta'da sürgün bulunduğu yıllarda vakarlı entellektüel duruşundan taviz vermez. Millî Mücadele'nin başarılı olmasını ister. Tutukluluk sürecinde arkadaşlarına yüreklendirici konuşmalar yapar ve sabır telkin eder. Hayatının her döneminde metanet onun en büyük özelliğidir. Nitekim Malta'dan bir dostuna yazdığı mektuptaki şu kısacık satırlar bunun bariz bir göstergesidir:
"Azizim... İki senedir çektiğimiz hakaretli muameleleri bir gün gelir sana anlatırım. Fakat şimdi sana söyleyebileceğim bir şey varsa, o da, böyle bir muameleye maruz kaldığımdan dolayı duyduğum iftihardır. Çünkü ben bu hakaretlere, her Müslüman için mukaddes olan maksada elimden gelebildiği kadar hizmet ettiğimden dolayı maruz kaldım..."
İki yılı aşan Malta'daki sürgünden 29 Nisan 1921'de bırakılır. İstanbul'a dönme isteği hükümet tarafından kabul edilmez. Bunun üzerine Roma'ya geçer. Roma'da ikamet ettiği sırada 6 Aralık 1921 günü bir Ermeni tarafından şehid edilir. Nâşı İstanbul'a getirilerek Sultan Mahmud Türbesi haziresinde yatan babasının yanına defnedilir.*
Geniş bilgi için bkz: M. Ertuğrul Düzdağ, Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, 6. baskı, İz yayıncılık, İstanbul 2009, ss.15- 45; İsmail Kara, Türkiye'de İslâmcılık Düşüncesi, c. I, İstanbul 1986, s. 73.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



