Bu başlığı bilerek yazdım ve bilerek bir soru sordum. Türkiye, yüzünü batıya çevirdiğinden beri kendisine ait olmayan, kendisini yeterince tanımlamayan kavramlarla yaşayageliyor. Bu bir açmaz. Kendilerini bir yere ait gören kesimler yabancı kavramlarla kendisine yer bulmaya çalıştı. Bu tuhaf çelişkinin başımıza açtığı işler o kadar büyük ki, bir türlü işin içinden çıkamıyoruz. Zaten başımızın belâsı olan yabancı siyasa geleneği her şeyi karman çorman etmiş durumda.
Ben sağcı değilim, solcu da değilim, muhafazakâr, milliyetçi, kavmiyetçi şucu ya da bucu değilim. Müslüman'ım. Türkçe düşünüyor ve yazıyorum. İslâm milletindenim. Fakat, batılılaşma ile birlikte olan ayrışmalardan beri insanların kafaları karışık. Kendilerini nereye ait gördükleri görecekleri durumlar da kendilerini yeterince tanımlamıyor.
Türkiye insanı batılılaşmaya kendini kaptırınca kamplar kuruldu. Bu kamplarda sağ, sol, milliyetçi -aslında bu kavmiyetçi olmalı-, gibi ayrışmalar oldu. Yakın zamanda buna bir de muhafazakârlık eklendi. Türkiye'deki ayrışmaların nasıl yapay olduğu zaman içinde belirginleşti.
Burada biz daha çok sanat ve kültür düzemlinde sorunu irdelemek durumundayız. Şöyle ki, sağcılık denilince 1930'lu yıllar sonrasında belirginleşir. Nâzım Hikmet, Şevket Süreyya, Vâlâ Nurettin Rusya'ya gidip döndükten sonra ateşlendi ayrışmalar. Sol düşünce daha önce de vardı. 1950'li yıllara kadar sol düşünce hareketli. Milliyetçi diye bilinen kesimlerin dergileri de var, bunlar daha çok siyasal. Varlık dergisi ilk yıllarında solcu değil, milliyetçi. Fakat İsmet İnönü'nün iktidarı döneminde sol sanatçılar hapishanede, sürgünde ve faili meçhullerin kurbanı olmada. Sertellerin Tan matbaası İnönü döneminde, onların güdümündeki milliyetçi öğrenciler tarafından basılır, onlar canlarını zor kurtarırlar. Çünkü o dönemde İnönü ve partisi, bizim bugün bildiğimiz anlamda sol değil. Nâzım Hikmet bu dönemde mahpus. Sonra kimi girişimlerle hapishaneden kaçırılıyor. Sabahattin Ali bu dönemde kaçırılıyor, Edirne'de, istihbarat tarafından öldürülüyor. Necip Fazıl sayısız yargılanmalar içinde. Susması için dönemin iktidarı çanta dolusu, o zamanın parasıyla yüz bin lira teklif ediliyor, susması için. Susmuyor. Demokrat Parti iktidarı sırasında durum değişmiyor. O zaman Necip Fazıl gene yargılanıyor, gene hapse giriyor, gene mahkûm oluyor. Benzer durum sürüyor.
Devlet, geçen yüzyılın ilk çeyreğinden sonra yeni bir nesil, yeni bir kültür, yeni bir arayış peşinde. Batı klasiklerinin öncelenmesini, köy enstitülerinin kuruluş nedeni de budur. Sol ve batıcı düşünce bu süreçte oluştu. Çok partili, daha doğrusu iki partili sürece girildikten sonra kesimler kendilerine yer aradı. Devlet'in beslediği yetiştirdiği gelenekte batıcı düşünce kökleşti.
1960 anayasası sonrasında sol düşüncenin önü açıldı.
Sağ ve sol ayrışmasında aydınların büyük bölümü ya Cumhuriyet Halk Partisi, ya da diğer sol parti düzlemine girdiler. İslâmî düşünce geleneğindeki büyük sanatçıların ve düşünürlerin herhangi bir partisi yoktu. Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve sonraki kuşak kendilerini bunların hiç birine ait olarak görmediler. Necip Fazıl dönemin zor koşullarında, Celâl Bayar'a değil Adnan Menderes'e kendini daha yakın gördü. Dönemin keskin dayatmalarına karşı direnmek için oraya sığındı diyebiliriz. Devletin yetiştirdiği, beslediği gelenek bütünüyle neredeyse sol olarak tanımlandı. Zaten sağ ve sol kavramları da tanımlayıcı değil. Örneğin, Demokrat Parti, Adalet Partisi ve milliyetçi partilerin kaç tane şairinden, romancısından, sanatçısından söz edilebilir ki? Bugün Ahmet Hamdi Tanpınar sağcı olarak görülüyor. Sağcıların ona ilgisi fazla. Oysa Tanpınar hem Cumhuriyet Halk Partisi'nde milletvekilliği yapıyor, hem de bu partinin roman yarışmasında birinci oluyor. Peyami Safa sağcıdır, öyle bilinir. Günümüz kimi kesimleri Necip Fazıl'ı da sağcı olarak kabul eder. Necip Fazıl telifini ödediği halde, kendisi yazılarını verdiği halde, rejimin psikolojik baskısı yüzünden Necip Fazıl'dan uzaklaşır. Hatta Necip Fazıl'ın onun yazılarını izinsiz alıp yayımladığını söyler. Aralarında şiddetli bir polemik olur. İdeolojik sağ sol ayrışmaları sanat ve düşünce alanına çekmek çok da doğru değildir. Memduh Şevket sağcı mıdır, solcu mu, Sait Faik kimdir? Bu gibi sorular çoğaltılabilir.
Bugün kendisini muhafazakâr olarak tanımlayanlar kendilerini hangi izleğe oturturlar. Asıl üzerinde durulması gereken de budur. Siyasal anlamda kendilerini sağcı sayanların edebiyat, sanat ve düşünce kaygıları olmamıştır. Onlar Amerikancı ve liberaldirler. Kültür ve düşünceyi besleme gibi bir duyguları yoktur. Necip Fazıl sağcı değildir, Sezai Karakoç sağcı ve muhafazakâr değildir. Zaten onlar bu kavramların ne olduklarını çok iyi tanımladılar.
Şiir geleneğimiz Müslüman toprakların özünü oluşturur. Sanat ruhu buradan gelir. Bugün Anadolu topraklarında büyüyen ve şiir yazanlar bizim medeniyet geleneğimizin ruhundan beslenirler. Sağcısı da, solcusu da, diğerleri de.
Batılılaşmaya karşı İslâmî düşünce ve medeniyet özlü kimseler sürekli olarak sanatın ve düşüncenin içindedirler. Siyasal sağcıların, muhafazakârların, kavmiyetçilerin sanat izlekleri yoktur. Batıcı sağcı ve solcular ruh olarak aynı izlekten gelmektedirler. Türkiye'nin asıl sorunu da burada gizlidir. Rejim geçmişte Nâzım'ı yargıladı, sürdü, barındırmadı. Ama bugün baş tacıdır. Bu bir örnek. Necip Fazıl onca baskıya rağmen, gitmedi, bu topraklarda kaldı, burada mücadelesini sürdürdü. Onun gitmesi için de yol gösterenler oldu, ama hiçbir zaman ayrılma gibi bir düşünceye kapılmadı. Rejim nezdinde mahkûm olarak öldü. Bugün Nâzım mı baş tacıdır, Necip Fazıl mı? Şehir tiyatrolarına ve gündeme bakın kimin baş tacı olduğu çok kolay anlaşılır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



