Sayın Başbakan geçenlerde "Dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz" demiş ve eklemiş: "Tinerci olmalarından iyidir". Bu açıklamada bazı sorunlu kısımlar var. Dindar bir nesilden ürken, korkan yok tabii, ancak bunu ifade ederken ki yaklaşım biraz tuhaf. (Bu arada, her zamanki gibi Sayın Başbakan'ın konuşmalarının altını doldurmaya ve yapılan doğru veya yanlış her eleştiriyi göğüslemeye çalışan, her kelimesinden derin anlamlar türetmeye çalışan kimselerin halleri de çok komik. "Sayın Başbakan, kendisini ifade edebiliyor. Sizlere ihtiyaç yok" demeli birileri)
Birincisi, dindardan neyi kastettiği muğlak Sayın Başbakan'ın. Çünkü, günümüzdeki dindarlık kavramı ve dindar profili özden ziyade şekli bir niteliğe indirgenmiş vaziyette ve geçmişten gelen tüm birikimi ve teamülleri ezip geçmekle meşgul. Mesela, "bir lokma, bir hırka" anlayışı demode bulunabiliyor ve bunun "Müslümanlara yutturulmuş bir zoka" olduğunu söyleyen "lafta" dindarlar çıkabiliyor. Bu durum da yadırganmıyor ne yazık ki. Olan her zamanki gibi hesapsız, kitapsız, samimi dindarlara oluyor. Veyahut her türden lüks, gösteriş, şatafat, ihtişam, caka satma, sayıları her geçen gün artan (TÜİK'in rakamlarına göre) aç ve yoksulların varlığına rağmen, Müslümanın "en tabii hakkı" olarak sunuluyor. Hak anlayışı bile kapitalistleşmiş de haberimiz yok yani. "Komşusu açken tok yatmak" da meşrulaşıyor ve sıradanlaşıyor vicdanlarda. Bu manzarada dindarlık gözükmüyor maalesef.
İkincisi, dindar bir nesil yetiştirmekten bahsetmeden önce, dindar kavramın içini dolduran uygulamalarda bulunmak gerekiyor. Mütevaziliği ve alçakgönüllüğü bir kenara bırakmakla, adil ve hoşgörülü olmayı rafa kaldırmakla bu kavramın içi dolmuyor. Dolayısıyla, müfredat vs marifetiyle dindar nesil yetiştirme iddiasının, bugüne kadar uygulamada olan "aynı tornadan aynı tip adam çıkarma" uygulamasından zihniyet açısından bir farkı kalmıyor. İnsanlara "dini" öğretmek teorik bir içeriğe sahipken, "dindar" olarak yetiştirmek uygulamayı ilgilendiren bir konu. İşin pratiği noktasındaki zaaflarla büyüyen "neslin", mevcut şartlarda nasıl olup da dindar yetişeceği ayrı bir muamma.
Burada ters bir mantık da söz konusu. "Dindar olmazsa tinerci olur" demek, elmayla armudu kıyaslamak gibi. Evet, tinerci denen kimseler herkesin huzurunu kaçırıyor, hoşnutsuzluğa sebep veriyor ve zaman zaman da insanlara zarar veriyor. Yolda görünce yolumuzu değiştiriyoruz veya acımakla öfkelenmek arasında bakıyoruz bu insanlara. Ancak, bu insanların veya çocukların çoğunun çaresizlikten, fukaralıktan veya başka türlü bir bela yüzünden sokaklarda yaşadığı, köprü altlarında, bankamatiklerde kaldığı ve bir bakıma suça itilen mazlumlar olduğu da değişmiyor. Kendi düşüncesini desteklemek adına, resmen "hayatın sillesini yemiş" bu insanları karşıt örnek olarak sunmak çok acı. Hem tinerci çocukların arasında da inançlı ve dindar olduğu halde bu perişanlıkla yaşayanların olabileceği de bir gerçek. (Bir tıp öğrencisini öldüren tinerci, bu meselenin çok daha ciddi olduğunu gösteriyor tabii)
Meselemiz, dindar nesil yetiştirme idealine karşıtlık ve bunun antitezini savunmak değil. Mevcut kafa yapısıyla ve algıyla bunun gerçekçi olmadığı. Sözü bu "tinerci" gençlerden birisi bağlasın. "Biz sokaklarda yatıp kalkarken, yanımızda dindarlar yoktu. Sadece Allah vardı." Uygulamadaki yanlışları yüzlere vuran bir ifade.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



