Acı acı çalan zil... Acıtan, aslında sesin yüksekliği ya da çeşidi değil, beklentileriniz. Her an bir 'acı' bekliyorsunuz. Haberini değil, kendisini. Acı gelecek ve haberini siz yapacaksınız.
Böyle bir gazetecilik... Mümkün mü?
Press, bunu anlatıyor. Sedat Yılmaz'ın yazıp yönettiği filmde, gazetecilerin bu ülkede ne şartlarda çalıştığını göremeyeceksiniz. Çünkü memleketimde bu işin merkezi İstanbul ve Ankara'dır. 10 yıldır bu mesleği yapan biri olarak da Press'teki gazetecilik şartlarının bu merkezlerle kıyaslanmasının bile abes olacağını söyleyebilirim.
1990'ların ilk yarısında, bir avuç gazeteci Diyarbakır'da yaşanan insan hakları ihlallerini dünyaya duyurmaya çalışmaktadır. 18 yaşındaki Nazım her gün gazete bürosunu açar, ortalığı temizler, gazete dağıtımıyla uğraşır. Hafız, beş köylünün kaybolması olayını araştırırken bir çetenin izlerine rastlar. Gazete bir yandan teknik olanaksızlarla uğraşmakta, bir yandan da yaptığı cesur haberler yüzünden çeşitli engelleme girişimleriyle karşılaşmaktadır. Tehditlerin ve saldırıların artmasının ardından geceleri büroda kalıp nöbet tutmaya gönüllü olan Nazım, gündüzleri de gazeteciliği öğrenmeye çalışmaktadır. Gazetenin Diyarbakır'da bayilere dağıtılmasının da engellenmesi üzerine, gazete ekibinin okurlara ulaşmak işin yepyeni yöntemler bulması gerekecektir. Bulacaklardır. Ama hemen herşeye pratik çözümler bulmalarına rağmen, hayatlarını kurtarmak için bir yola rastlayamayacaklardır. 'Kaçmak' bir seçenek değildir. Hikayenin ana karakterlerinin bazıları birer kurşun ile öleceklerdir. Bazıları götürülecek ve haber alınamayacaktır. Nazım ise 'ofisboy' olarak başladığı işinde gazeteciliği öğrenecektir. İlk önemli işi de gazeteciliği öğrendiği abilerinden birinin kafasına sıkılmış halde yerde yatar halini fotoğraflamak olacaktır.
Film, Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır'da, 1990'lı yılların başında, türlü baskılara rağmen inatla çıkmaya devam etmesinin öyküsünü anlatıyor. Sadece gazete bürosundan olayları görüyorsunuz. Yönetmen, yalnızca gazetecilik açısından meseleyi ele almak istediği için böyle yaptığını söylüyor:
"Press'te yapmaya çalıştığımız şey hem olayları içeriden anlatmak, hem de onlara dışarıdan bir gözle bakabilmek."
Röportajlarında, kendisini 'devrimci' olarak nitelendiren yönetmen, maksadını filme yansıtabilmiş diyebiliriz. Birkaç 'halkı anlayalım' söylemi dışında tamamen 'devrimci' güzellemesi olan filme ben de daha çok gazetecilik açısından baktım.
Görüşlerini benimsemeseniz de bir gazeteye böyle baskı uygulayamazsınız. Yasal olarak izni olan bir neşriyata -filmde anlatılanlar çerçevesinde- yapılanları haklı gösterecek bir şey yok. Zaten senaryo, derin yapılanma ve çetelere dikkat çekiyor. Doğrudan devleti suçlamak değil ama devlet içinde çöreklenen çetelere dikkat çekmek gibi bir gaye seziliyor. Örgütün (PKK) baskıları veya bölgedeki hakimiyeti ile ilgili de filmde hiçbir gönderme olmaması dikkat çekici.
Yönetmen Sedat Yılmaz'ın şu cümleleri manidar:
"2008'de bu filme başlarken, filmin yasaklanması ihtimali üzerine epey konuştuk kendi aramızda. Fakat 2008'den 2010'a geldiğimizde, memleketteki siyasi ve psikolojik atmosfer bambaşka bir hale geldi."
Evet, Türkiye'de çok şey değişti ve değişiyor. Bu tür filmlerin yapılıyor olması bunun göstergesi. Bu minvalde değişimin devam etmesi de temennimiz.
Filmin diline gelecek olursak...
Yönetmen, "Filmi çekerken ölçütlerimden bir tanesi şuydu: Bu filmi babam ya da annem izlediğinde sıkılmasın" ifadeleriyle maksadını anlatıyor. Ancak bunu başarabildiğini söylemek zor. Zira hiç müzik kullanılmayan, kameranın büyük oranda hareket etmediği, ajite etmemek adına sadeliğin tercih edildiği bir filmde anne babamız da sıkılır, genç kardeşimiz de. Ben sıkıldığımı söyleyemeyeceğim. Öyle filmler izledim ki, bundan olsa gerek.
Filmin durağanlığını gidermek için bazı kamera hareketleri ve kurgu teknikleri kullanılmış. Mükemmel olduğunu söyleyemesek de işe yaramış diyebiliriz.
Yer yer didaktik diyaloglar kulağa çarpıyor:
"Bizi koruyacak olan silah değil."
"Gerçeğe kurşun işlemez."
Gerçi devrimci bir gazeteden bahsederken bunların duyulması da pek anormal sayılmaz.
Filmi izlerken İstanbul'daki gazetecilik şartlarını düşündüm. 2007'lerde bir ulusal gazetede çalışırken, arkadaşlarla aramızda 'boş duracağına telefonla iki görüş al' şeklinde bir 'geyik' hali vardı. Emin olun bu kadarını dahi yapmadan (telefon açmadan) gazetecilik yapanlar var. 'Masabaşı' gazetecilik dediğimiz olay bu.
Gerçi 'tehdit' her yerde tehdit ama Diyarbakır'da, 1990'lı yıllarda gazetecilik yapmak cesaret isteyen bir işti. Her görüşte gazeteci için bu geçerliydi. Bir yanda devlet ya da devleti temsil ettiğini söyleyen çeteler, diğer yanda ise örgüt. Bu şartlarda gazetecilik gerçekten cesaret işi. Bu konuya eğilmek 'artık' cesaret işi sayılmaz. Fakat gazetecilerin sorunlarına dikkat çekmesi açısında takdire şayan, Press. Kaldı ki, piyasadaki birçok 'çok izlenen' filme nazaran fazlasıyla kıymetli bir eser diyebilirim.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



