İmanımızın derecesi, imkanımızı oluşturabildiğimiz ölçüdedir. İmanın en büyük imkan olması, diğer imkanlara kapı aralamasındandır. Bu açıdan inanan dendiğinde, sadece imanı değil, imkanı da var olan demektir. Buradaki imkan, maddi olduğu kadar manevidir ve her ikisi arasında da bir denge mevcuttur. Bu dengeyi inananlar lehine dönüştürmek ise şuurdur. Şuurumuzu bu açıdan yeniden gözden geçirmek zorundayız.
Bizlere bir emanet verilmiştir. Bu dernektir, vakıftır, partidir, devlettir. Bu emanet, önce korunmak, sonra geliştirilmek ve sonrasında da emin ellere teslim edilmek için bizlere verilmiştir. Bu üç aşamanın da imani ve imkani boyutları vardır. Her boyutun ilmi süreçleri vardır. Bu süreçlerin disiplin içeren yapıları vardır. Emaneti bu yaklaşımla taşımayanlar, ne hazindir ki, her zaman amaçla aracı karıştırır olmuşlardır.
Emanetin korunması, mutabakattır. İyi bir yönetim gerektirir. Sadece samimiyet yetmez, vasıf da ister. Emanetin geliştirilmesi, müesseseleşmedir. Yeteneklerin buluşturulmasını gerekli kılar ve istişareden beslenir. Emanetin emin ellere teslimi ise, bir bayrak yarışıdır. İstikamet ve tecrübeye dayanır. Ancak bu sayede, samimi bir insana emanet edilen şey, "niyet hayr, akıbet hayr" ölçüsünde kalabilir. Aksi taktirde bir basamak olarak görülür ve taşıdığı sürece herkes ona basarak yükselmeye çalışır.Ve ne yazık ki, yükselmeyi bir amaç, emaneti de basamak olarak gören reel-politik hata sürekli tekrarlanır.
Bir yöneticinin, emrinde çalışanın emeğini almadan ortadan kaybolmasıyla bu emeğin karşılığını bir koyun alarak besleyip büyütmesi ve yıllar sonra ücretini almaya gelen bu çalışana sürünün tamamını teslim etmesi olayını hatırlayın. Üzerimize kapanan kapıların nasıl açılacağını anlamak istiyorsak sadece bu örnek bize yeter! "Tarihin Sonu" kitabını yazan yazarın sonrasında kaleme aldığı kitabın kapağının "güven" olması, bu konunun ne kadar önemli olduğunun da ispatıdır, çünkü; tarihin sonunda saadet olacaksa bu, güvene bağlıdır. Samimiyet bu güven üzerinde oluşabilir, niyet, bu samimiyetle şekillenebilir ve yetenek bu niyetle anlam kazanabilir. Elimizde başka ne var ki...
Hangi emanet olursa olsun, onu korumak, geliştirmek ve emin ellere teslim etme noktasında yol bellidir. Eğer yaptığınız çalışma sonrasında "şükür" artıyorsa bu yol üzerindesiniz. Çünkü bu yoldan ayrıldığınızda sizinle olanlar size sadece "sabır" gösterirler. Bu sabrın da bir sonu vardır. Üstelik size emanet edilen, ilim, kültür ve eğitim noktasında bir emanet ise, bunu yönetmek de ilmi olmak zorundadır. Yaptığı işte yol arkadaşlarına güvenmeyen, mutabakat sağlayamaz. Mutabakat sağlayamayan iyi bir yönetim sergileyemez. İyi bir yönetim sergileyemeyen müesseseleşmeyi gerçekleştiremez. Müesseseleşemeyen emaneti emin ellere teslim edemez. İş üretmesi gerekirken sadece sabır üreten bu kısır döngü, imkani dereceleri arttıramadığı için imani dereceleri de düşürür ki; bunu yaşayankişi dengeyi de elbette sağlayamayacaktır.
Şuurlanmayı bu açıdan yeniden gözden geçirdiğimde, dengeyi sağlayamayan şuurlu insanların varlığı artık beni şaşırtmıyor. Üstelik onlara sabır göstermek de istemiyorum. Onlara, emanet edilen şeylerin şükrümüzü arttırması noktasında yapılması gereken gerek ilmi gerekse kalemi görevimi ifade etmekte fayda görüyorum. Milli Gazete'mizin kırkıncı yılını yaşadığı bugünlerde eski yazılarıma bakarak aynı hataları işlediğimi de fark ederek okuyucularıma, sabırlarından dolayı teşekkür ediyor, inşallah bundan sonraki yazılarımda şükürlerini arttıracak yazılar yazmayı hedefliyorum. Çünkü, bu kalem de bize emanettir!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



