İnsan ölümle uykudan uyanıp, gerçeğin idrakine varır denir. Fani hayatın ve ona yüklenen anlamların ebedîleştirildiği bir düzlemde, gördüğü rüyadan uyanan insanın halini hayal edip, dünya ile rüyayı özdeşleştirmek çok da anlamsız değil. Ahiretin tarlası olması sebebiyle birbirinden kıymetli olan anlarımızı yaşarken, hakikat perdesinin iyiden iyiye açıldığı ve yeni bir aleme geçiş olan ölüm, gerçekten bir uyanış mı diye soruyorum kendi kendime sıkça bu günlerde. Sorularımın ve hissedişlerimin ardında, babamın ahirete irtihali üzerinden sadece birkaç ay geçmiş ve daha düne kadar hasta yatağının başında sohbet ettiğim, elini tuttuğum, ilacını içirdiğim babacığımın, şimdi başka bir alemin koynunda yaşıyor oluşu etkili şüphesiz. Hayatım boyunca ölümü sıkça hatırlayan biri olduğumu düşünürdüm hep. Hatta üniversite yıllarında evliliği ve onunla dünyama girecek o bilinmez kişiyi düşünür, ölüm kadar uzak bulurdum. Sonra bir gün, çok değil mezuniyetin hemen ardından gelin arabasının içinde, kendi kendime "işte evlendin" derken "demek ölüm de böyle geliveriyor" diyordum aslında. Zatürre geçiren ortanca oğlum için doktor "her şeye hazırlıklı olun" dediğinde hastane odasının dezenfektan kokan taşlarının üzerinde, yavrumu bize bağışlaması için O'na yalvardığım günlerde de, ölüm çok uzağımda değildi.
Çocukluk yıllarımda biskletinin arkasında, parke taşlar üzerinde hoplaya zıplaya dolaştığım dayımın, kanserin ardından göçüp gidişi, girdiği "yarım saatlik kısa bir operasyon (!)" sonunda ruhunu teslim eden kayınpederimden ayrılış ve her ikisiyle de defalarca rüyalarda buluşmak kendisine nasip olmuş biri olarak, ölüm çok uzağımda değildi.
Yüreğimin, muhabbetle dopdolu olduğu anlarda, eşimin gözlerinde bana gülümseyen, derin uykulara daldığında soğuk yüzünü hayal ettiren ölüm, sağ olsun hiç yalnız bırakmadı beni. Her defasında duaların ucuna tutunup, tırmandım düşülmesi pek muhtemel olan çukurlardan.
Şimdilerde ise, kendisine çok benzediğim, hayata bakışım üzerinde derin izleri olan sevgili babacığımın ardından, bizim için gayb onun için ise perdenin aralandığı belki de kaldırıldığı alemi düşünürken, uykuda olup olmadığımı soruyorum kendime. Çok yakın bir zamana kadar aynı havayı soluduğum, aynı çorbayı içtiğim, o gün tuvalete çıkabildi mi, gece uyuyabildi mi diye tetikte beklediğim babacığım, artık bana anlatamayacağı çok büyük sırlara vakıf. Çektiği tüm sıkıntılar karşısında sabredişini gördükçe, Rabbinin ondan nasıl razı olduğunu ve kim bilir ne mükafatlar hazırladığını anlatır, sonra da yanaklarından yaşlar süzülürken, hayretle "kızım sen bana neler vaat ediyorsun" deyişini seyreder, "Babacığım, ben vaat etmiyorum bunları, Allah(cc) vaat ediyor" deyip tutmaya çalıştığım gözyaşlarımı özgür bırakır, bağrına başımı yaslardım.
Eğer rüya ise bu hayat, babacığım şimdi rüyadan uyandı. Ben ise onun uyandığı bir rüyada olmanın acısını hissediyorum her geçen gün. Rüyada olduğunu bile bile yaşamak, senden önce uyanan nicelerinin varlığının gayet farkında olarak... Bu bir rüya olmalı deyip kendi kendimi uyandırdığım ve böylece kötü anların kıskacından kurtulduğum kabuslarım sebebiyle iyi biliyorum ki, insan rüyanın rüya olduğunu fark ettiğinde uyanıyor. Bu günlerde nasıl bir uyanışın beni beklediğini bilmiyorum. Belki babacığımın gidişi gibi bir gidiş, belki rüyamın içinde yeni rüyalara dalış ve bir süre daha uyandırılmayı beklemek... Her ne olursa olsun, O'nun benim için hayırdan başka bir şey yaratmadığına tüm hayatımla şahit olmuş biri olarak, Hz Musa'nın (as) Mısır sokaklarını aşıp meçhule doğru yürürken, suçluluktan daralan yüreğiyle yaptığı o duaya tutunmak istiyorum yine: "Rabbim senden gelen her hayra öylesine muhtacım ki!"


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



