Televizyon ekranlarının tanınan simalarından, sohbetleriyle, muhabbetiyle ve farklı tarzıyla dini meseleleri sevdirerek izleyenlere aktaran, özellikle çetrefilli konularda İslam dininin ve ahlakının vazettiği her şeyi olduğu gibi yansıtan İlahiyatçı yazar Nihat Hatipoğlu geçtiğimiz günlerde çok önemli bir konuyu kaleme aldı. "Reyting mi önemli, yoksa ahlak mı?" başlıklı yazısında Nihat Hatipoğlu, televizyon ekranlarındaki dizilerin çoğunluğunun aldatma, öfke, hınç, gerginlik, kavga, cinayet, intikam üzerine kurulu olduğunun altını çizdi. Bu dizilerin yayınlanmasında en büyük suçlunun izleyiciler olduğunu, senarist ve yapımcıların da payının bulunduğunu vurguladı.
Bu durumun ticari boyutunun da olduğunu ancak yine de belirli kriterlere dikkat edilmesi gerektiğini belirten Nihat Hatipoğlu, dizilerin kardeşliği teşvik eden, sadakati öngören, şiddeti reddeden, işkenceyi dışlayan, kadının onurunu yükselten, evliliği pekiştiren, aile içi sıcaklığı yansıtan temalar üzerine kurgulanabileceğini de ifade etti.
Elbette, bu meseleler köşemizi takip eden okuyucularımız açısından yeni gündeme getirilmiş, Amerika'yı yeniden keşfeden bir boyut sergilemiyor. Yıllardır üstadımızın deyimiyle ciğerlerimizden kalemimize kan çekerek, bu konuyu gündeme taşımaya çalışıyoruz. Toplumumuzun televizyon ekranlarından önümüze konulan kirli bir dünya vasıtasıyla hızla çürütülmeye çalışıldığını, ahlak iklimimizin karanlık bir atmosfere doğru kaydırıldığını, edep duygumuzun yok edildiğini, materyalist, kapitalist, hedonist, egoist bir dünya görüşünün insanlarımızın zihinlerine boca edilerek dayanışmadan, sevgiden, saygıdan ve ahlaktan uzak bir felsefenin bir kirli libas gibi sırtımıza giydirildiğini sürekli yazıp çiziyoruz.
Hatipoğlu hocamız, "iffeti değil şehveti başrole koyan" bir anlayışı evlerimizin içine taşıyan bu kirli dünyanın temel sebebinin "izleyenler" olduğunu söylemiş. İzleyicilerin elbette belli oranda suçu var. Ama bu kirli dünyayı gözümüze sokanlar, bunları üretenler, rezilliklerin ve kirliliklerin prim yaptığını, reyting getirdiğini fark ederek, giderek çirkeflik boyutuna işi taşıyanlar, televizyonların başında olan idarecilerdir, genel yayın koordinatörleridir, genel müdürlerdir, bu yapımların evlerimizde fuhşiyat yaymasına neden olanlardır.
Elbette bu rezilliklerin bir başlangıç noktası vardı. Dejenerasyon ve ahlaki kaygılardan uzak yapımlar, bir şekilde prim yapmaya başlamıştı. Televizyonların başındaki idarecilerin, ellerine bu yapımlar geldiğinde, "Bunlar marjinal konular. Bir yeğenin amcasının karısıyla fingirdeşmesi bizim ahlak anlayışımıza uymaz. Nerde akşam orda sabah yaşantı tarzı, Avrupai yaşam biçimi bizim toplumsal ahlak yapımızı bozar. Biz bunları kabul etmiyoruz, yayınlamıyoruz" diyebilmeliydiler.
Oysa, bu toplumsal ahlakımızı yok etmeye ant içmiş güruh, "En çok dikkat çeken, reyting getiren ahlaksızlık furyası benim ekranıma gelsin. Benim derdim paradır" zihniyetiyle, her yapımın bir öncekinden çok daha kirli ve bataklık bir yapı arzetmesine seyirci kaldılar. Zamanla, izleyici bu kirlilik ve bataklık içinde yol ve yön bulma duygusunu bile yitirdi.
Hani şairin dediği gibi, "Bütün renkler kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler"...
Kirlilik, tüm televizyonları kapladı... Kirlilik tüm evlerimizi kapladı... Kirlilik, tüm zihinlerimizi kapladı... Toplumsal çürüme hızlandıkça hızlandı.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



