Haftasonu Kahramanmaraş'ta "Çok sesli yazar: Rasim Özdeneren" sempozyumundaydık. Kahramanmaraş ve Hece Dergisi'nin katkılarıyla hazırlanan etkinlikte hem usta edebiyatçıyı yakından tanıma fırsatı buldum, hem de sempozyumu takip edebilme fırsatını...
Sempozyumda akademisyenlerin sunumu, akademik de olsa, Kahramanmaraş halkının ilgi göstermesi hayli ilginç. Edebiyatı ve okumayı seven kadirşinas bir okuyucu kitlesinin varlığı sevindirici.
Ama, bana en yakın gelen sohbet tarzı, sanıyorum "kıraathane" sohbetiydi. Özdenören hem sahici, hem de gerçek edebi yönünü biz dinleyenlerle paylaştı. Kıraathane deyince akla ilk gelen "okey ve kağıt oynanan, çay içilen, erkeklerin oturduğu bir mekan" akla gelir. Oysa gerçek taban tabana zıttır. Kıraathanenin gerçek manasına baktığımızda, "kıraat" yani okumak, "hane" de ev demek olduğunu bir kez daha hatırlatmak istedim.
Osmanlı döneminde "kıraathane"ler erkeklerin çay içtiği gazete ve kitap okuduğu, hatta entelektüellerin fikir tartışması yaptığı yerler olarak ün salmıştı. Zamanla cumhuriyet devri reformlarıyla(!) kumar oynanan bir mekan halini aldı. İsmi değişmedi ama, adı kaldı yadigar.
Edebiyatçı Duran Boz'un sorularıyla şekillenen "kıraathane" sohbetinde Özdenören, iç dünyasını bize açtı. Yer yer fıkralarla bezeli sohbetinde Özdenören'i dinlerken, edebiyat ve fikir dünyasının öncü isimlerinin kolay yetişmediğini düşündüm.
Malum, Osmanlı Devleti'nin siyasi, askeri ve iktidasi açıdan Avrupa'nın gerisinde kalması, devlet büyüklerini bazı tedbirler almaya zorlamış, bu alanlarda Avrupa'nın nasıl geliştiğinin öğrenilmesi için bazı gençler oraya gönderilmiş... Avrupa özellikle Fransa'ya giden gençler oradaki edebiyata hayran kalmış ve dönüşlerinde, gördükleri yenilikleri Türk edebiyatında uygulama başlamış... Değişiklikler önce siyasi alanda görülmüş, edebiyat alanında ise yapılan değişikliklerle belli dönem halinde günümüze kadar süren bir anlayış hüküm sürmüş.
Cumhuriyet dönemi edebiyatına gelmek istiyorum... Bu dönem edebiyatı "milli edebiyat"tan kesin hatlarla ayrışmaktadır. Çünkü, Cumhuriyetin ilk yıllarında eser vermiş olan Yakup Kadri, Halide Edip, Reşat Nuri, Refik Halit ve daha bir çoğu Cumhuriyet'in ilk elli yılına damgasını vurmuş... Ancak Cumhuriyet'in ilanıyla çok hızlı bir değişimle birlikte Türk aydını takip etmekte zorlandığı bir siyasi değişim yaşamış... Latin harflerin kabulü, eski yazı ve yeni yazı kargaşası ortalığı karıştırmaya yetti... Böyle bir ortamı, öncekilerinden ayırmak için 1923 yılını hâlâ devam eden bir edebiyat döneminin başlangıcı olarak kabul edilir.
Cumhuriyet edebiyatın temeline baktığımızda İstiklal Savaşı ve devrimlerle ilgili anekdotlar buluruz. Şiir, roman, hikayeler bu iki konu ile doğrudan ya da endirekt olarak bağlantılı...
Milli edebiyatla başlayan halka inme, Anadolu'yu tanıma çabası bu dönemin edebi ürünlerinden... Yeni kurulan devlet yapılanmasında, eli kalem tutanlar o dönemi halka anlatmak ve devrimleri sevdirmek için eserler vermiş. Onlara göre, "sanatçı, siyaset ile halk arasında bir köprü" olmuş... Türk Dil Kurumu kurularak dilde geri dönülmez bir yola girilmiş.
Cumhuriyet dönemi edebi akımlar sonrası bugünlere geldik. Neydi o akımlar: "Beş hececiler," "Yedi Meşaleciler," "Garipçiler," "İkinci Yeniler" ve "Hisarcılar"....
Duran Boz hocanın alanına girdik, biliyoruz. Ama cahil cesur olur derler. Biz de bu alanda "cüret" göstererek kalem oynatmaya çalışıyoruz, bizi bağışlasın!
Rasim Özdenören'i anlatmak için bu sütun yetmez. Söze bir yerden girelim derken, sütunun yarısı zaten doldu.
Özdenören'in Türk edebiyatında adını duyurmaya başladığı yıllar, köy romancılığın etkisinin azalmaya başladığı, varoluşçu yazarların etkisinin daha fazla hissedildiği bir zaman dilimini görürüz... Roman ve öykü yazarları genel olarak Batı kaynaklı bir anlayışla, sanki dışarıdan bakan bir gözle eser yazmakta... Özdenören ise daha çocukluğunda Anadolu'nun birçok ilini gezmiş, orada yaşayarak, köyünü, kasabasını, şehrini tanıyarak, kendisine "ayrıntı avcısı" dedirtecek bir titizlikle ve güçlü bir tasvir yeteneğiyle, insanın evrensel yanını öne çıkarmış.
Kıraathane sohbetinde dediği gibi, "Okumak, bir mana-i eşyadan ya da insandan istihrac"tır. Yine hatıratında bahsettiği gibi, sonraki yıllarda tanıştığı Sezai Karakoç'un etkisiyle bu "tasvir yeteneği" bir bütünlük kazandırmıştır ona. Zaten öykülerindeki ana karakterleri bakın, sıradan, çevremizde her gün gördüğümüz ama fark etmediğimiz, dokunabileceğimiz kişilerden oluşur.
Şiirimsi tadıyla, akışı bozmadan anlattığı öykülerle aslında bize "Müslümanca" bir yaşam tarzını oya gibi işler Özdenören... Tıpkı sıcak konuşmasıyla, tane tane, hece hece bizi sarmalayan üslubuyle ne söylemek istediğini hiç çekinmeden vermiştir biz okuyucuya... Nasıl yazıyorsa, öyle konuşuyor. Nasıl konuşuyorsa öyle yazıyor!
Dedik ya, bu sütun yaşayan çınar Özdenören'i anlatmaya yetmez. Hani, derler ya, "dile kolay". Tam 55 yıldır edebiyatta kalem oynatan bir ustayı bir kalemde anlatmak, zaten o ustaya saygısızlıktır.
Kahramanmaraş Özdenören'i bağrına bastı. Adına düzenlenen sempozyum, onun edebi kişiliğinin sadece bir yönünü göstermiş oldu. Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezinde gerçekleşen bu etkinlikte bence Kahramanmaraş Belediyesi Başkanı Mustafa Poyraz'ın sözleri yabana atılmamalı: "Kahramanmaraş Uluslararası Kültür Şehrine aday" sözleri inşallah dua hükmüne geçer.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



