Hece dergisi, Ocak 2011, 169. sayıyı Rasim Özdenören Özel Sayısı olarak çıktı. Bu sayıda elbette önemli yazıların bulunuyor olması sevindirici ve takdirle anılması gerekir. Bu sayılar kalıcıdır. Bir yazarın Edebiyat ve düşünce tarihindeki yerini hem gözler önüne seriyor, hem de hayatta olan bir yazar için yapılmış bir güzellik olarak kalıyor.
Özel sayının ayrıntıları üzerinde duracak değilim.
Maraş'ta bir araya gelmiş genç yeteneklerin; öykü, şiir, deneme gibi alanlarda belirmeleri bir şans. Bu grup Maraş'ta iken çıkmakta olan hemen bütün edebiyat dergilerini izlemekte, hatta sol dergilerde ürünleri yayımlanmakta. Muhafazakâr bir kentte bulunmalarına karşın, edebiyat dünyasına hâkim bir sol düşünce var
Bu gençler İstanbul'a geldiklerinde de nereye ait olduklarını pek bilmiyorlar. Üstat Sezai Karakoç ile tanıştıklarında, Üstat önde, Özdenören kardeşler ve Zarifoğlu arkada Galata köprüsünden geçerlerken, Üstat durup dönüyor: "Gençler biz Müslüman'ız" diyor. Alâeddin Özdenören'in aktardığına göre ise: "Biz Müslüman olmalıyız." Bu çıkış, gençleri şok ediyor. Onlar o andan itibaren kendilerini bir Üstat Sezai Karakoç'un dairesinde ve çevresindedirler. Dünyaları da burada hızla şekilleniyor.
Sonradan Mavera grubu diye tanımlanan gençlerin bu dönemleri çok fazla da bilinmiyor. Geçen zaman içinde yaşananlar kimi şeylerin üstünü örtüyor. Rasim Özdenören'in Hece Özel Sayısı'nda Üstad'a yazdığı mektuplardan bir çok ip ucu ve önemli durumları yakalıyoruz. Bunlar kapalı kalmamalıydı.
Üstat ile Rasim bey arasındaki mektuplaşmalar biliniyordu. Üstat, belli nedenlerden ötürü Rasim Özdenören'a yazdığı mektupları geri istemiş ve almıştı. Belli bir tarihten sonra da onlarla olan bağlar kopmuştu. Tabiî bunun önemli nedenleri var. Bu dostluğun büyük bir kırgınlığın nedeni ne olabilir? Edebiyat tarihçileri bunu zamanla çözecekler. Biz de bir başka yazımızda kısaca bunun üzerinde durmuştuk. Artık bu mektuplar yayımlandıktan sonra bazı durumları daha rahat konuşabiliriz. Konuşmamız de gerekir. Çünkü taraflardan biri bu sırları, birlikteliği, sevgi ve bağlılığı ifşâ etmiş durumda.
Üstat ile Rasim Özdenören arasındaki dostluk tanımlanamaz bir düzeyde. Hatta Rasim Özdenören'in âdeta bir derviş bağlılığı var. Bu sevgi elbette karşılıklıdır. Öyle olmasa bu içten mektuplar yazılamazdı. İslâmî düşünce geleneğindeki sanat ve düşüncenin bir dönüm noktasını da anlatıyor bu mektuplar. Tabiî ki ayrılıkların da arka planı giderek beliriyor.
Dergide yer alan mektuplar dergi sayfasıyla kırk beş. Bunları, bulunduğum şartlarda ağır ağır okuyorum. Bu yazı belki de bir giriş özelliğinde olacak.
Rasim Özdenören'in bağlılık derecesi bazan öyle taşkın bir hâl alıyor ki, bir vecd halinde kendinden geçiyor. Her mektuptan sonra Rasim Özdenören kendinden geçiyor, o mektupların etkisinden kurtulamıyor. Şems Mevlâna bağlılığını andırır özellikte. Karşılıklı yazılan bu mektuplar öylesine bir çekiciliğe sahip ki, Rasim Özdenören'in zihni bu mektuplarla dolu. Her mektup onun için bir ders niteliğinde.
Üstat, Rasim Özdenören arasında bir ağabey kardeş gibi değil iki yaşıt, iki akran gibidirler. Bu Rasim Özdenören'e öyle bir rahatlık sağlıyor ki hitabında bile aşırı bir serbestlik içinde oluyor. Bazan Üstad'a "kardeşim" diye hitap ediyor. Mektuplarında "Sevgili Ağabeyim" hitabının ardından mektupların içeriği bambaşka bir hâl alıyor.
Üstat Sezai Karakoç'un kendisine yazdığı mektupların kimi bölümlerini az da olsa ayrıntılandırıyor. "Bu, Rasim'in kendine dönüşüne, evrenin katılışından başka bir şey değil! Evet gece yerine geliyor demektir. Sonra düşler düzelecek. Sonra şuur içten aydınlanacak. Sonra Rasim'in o güçlü kalemi harekete geçecek (zaten geçmiştir harekete)" (Hece dergisi, s. 410.) bu ifadeler Rasim Özdenören için müthiş ateşleyici.
Bir gün Şark Kahvesi'nde oturuyorlarken aralarında geçen şu diyalog da önemli bir ipucu. "Şark Kahvesi'nde siz, ben, bir de Cemal Süreyya oturuyorduk. Yazılardan bahis açıldı. O, yazılarınızın kendisininkinin taklidi olduğunu söyledi, siz itiraz ettiniz. Bunun üzerine Süreyya tasrih etti.; "kaligrafiyi demek istiyorum." Dedi. Onu da kabul etmediniz. "y" veya "g" harfini misal gösterdi ve ilâve etti: "Yazı yazmayı dersen ben onu senden öğrendim." dedi. Aslında yazı yazmayı senden öğrenmen yalnız. C. S. Değil,, eğer bir şey yazabiliyorsam, ben de bunu size borçluyum. Size daha neler borçluyum?.. Listesi uzun sürer." (s. 409)
Mektuplarda kimi öykülerin arka planları yer alıyor. Fakat asıl önemli olan Üstat Sezai Karakoç ile Rasim Özdenören arasında kopan bağların nedeni?
Artık şunu da söylemeden geçemiyoruz. Sanat ve düşüncede Mavera grubu yazarların üzerinde hiçbir etkisi olmayan, sadece onları Üstat Sezai Bey'in çevresinden koparıp Ankara bürokrasisi içine iten, belki de onları yazıdan uzaklaştırmaya çalışan Fethi Gemuhluoğlu'nun bu kadar öne çıkarılmasının üzerinde iyi düşünülmeli. Üstat Sezai Karakoç'tan koparılan bu gençlerin aralarındaki kırgınlığın nedeni bu olmasın mı?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



