Ramazanın geldiğini nasıl anlarsınız? Müslüman saati tam işlemediğine göre ya fırından gelen pide kokusuna ya da uzaktan gelen davulun sesine yakın durursunuz herhalde. Memlekette her şey gibi pidenin tadı da davulun sesi de değişti artık. Hilali gözleme dönemleri de modern karmaşa içerisinde kaybolup gitti.
Eskiden hiç olmazsa atlattığımız hilaller için mahcubiyet dolu bir bahanemiz olurdu. Gökyüzüyle yarışan dev binalardan perçemimizi bile zor gördüğümüzü söyler suçu gelişen ve değişen dünya şartlarına bağlardık. Oysa şimdi bu zor günler için sakladığımız bahaneyi de yitirmiş durumdayız.
Ramazanın geldiğini haber bültenlerinden, gazete köşelerinden, seküler haftaların dinsel gün promosyonlarından öğrenir hale geldik. Ramazan kaybettiğimiz değerlerin simulatif anlamda nostaljiyle karışık metalaştırılarak piyasaya sürülme kutlamalarına dönüştü neredeyse.
Gazeteler bir yandan sayfalarındaki geleneksel ramazan çadırının direklerini çatarken diğer yandan da geçmiş yıllardan farklı olarak bünyelerinde mescit açma girişiminde bulunuyorlar. Bu durumdan şekvacı olduğumuz falan sanılmasın. Lakin -sözüm mescitten dışarı- bu adamların gazeteye mescit açılımı her gazeteye türbanlı yazar hikâyesine dönüşmesinden endişe etmiyor da değilim. Önce sabah gazetesi mescit atağına geçti. Sabahta sabah namazı da hiç fena olmaz hani. Sonra Akşam gazetesinden Nagehan Alçı 'ben de isterim' makamında ait olduğu gazeteye mescit istedi. Akşam'da da akşam namazı pek güzel gider.
Akşam yazarının araştırmasına göre Yeni Şafak, Vakit, Zaman, Star ve Yeniçağ gazetelerinde mescit varmış. (Sanırım Nagehan Hanım'ın yolu hiç Milli Gazete'ye düşmemiş)
Nagehan Hanım ister de, Ahmet Arslan hiç durur mu?
O da genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'e köşesinden açık bir dilekçe yazarak, 'gazetede bar var, kuaför var, spor salonu var... Mescit neden olmasın? diyerek çağrıda bulunur. Ahmet Arslan'ın çağrısına ne yanıt geldi bilmem; ama Doğan grubu gazetelerinde de tam teşekküllü mescit açılışlarının yapılacağı günler yakındır.
Ramazan ayında bir gazetenin en görünür sayfasını din ve inanç konularına ayırmasıyla gazete departmanından bir mekânı namaz kılanlar için ayırması müşterek bir akıl yürütmenin mahsulüdür. Bunun tersini yapmak insanın yürüttüğü akla ihanet etmesidir. Her gün gazetende zamanı iftar ve sahura, mekânı kıbleye doğru ayarlayacaksın, okuyucuların nazarlarına seccadeler sereceksin; ama gazete binanda iki metre yeri namaz kılanlar için çok göreceksin.
Akıl insanın bu çelişkisini hiç affetmez ve yüzüne vurur. İşte ramazan terbiyesi budur. Çatıda namaz kılan öğrenci illüzyonunu manşet yapıp irtica yaygarası koparan gazeteyi yaptığı haberle yüzleştirir.
'Gül ey saf çelişki' dedirtir adama. Toparlanmaya fırsatımız bile olmadan ne çabuk geldi ramazan. Çelişkilerimizle, ince hesaplarımızla, ağır günahlarımızla yakaladı bizi. Yığınaklarımızı kaldırıp önünden çekilmemizi bekliyor nice zamandır.
Hesabına uygun kelam eden hoca efendilerin, camdan sarkan vaizlerin, magazin sayfalarının eteklerinde peygamber kıssaları anlatan çokbilmişlerin gölgesinden sakınıyor kendini.
Oruç tutmak gerçekten bir tutum değişikliğine yol açmayacaksa, gazete sayfasında din köşesi, gazete binasında namaz odası, televizyon ekranında din hocası zevahiri kurtarmaktan öteye gitmeyecek, belki zevahir kurtulacak, ama derinliklerimizle oynanmaya devam edilecektir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




