Bizim çocukluğumuzda Kuran-ı Kerim ve bazı dini eserlerin etiketi üzerinde "Fiyatı" yazmazdı; onun yerine "Hediyesi" ibaresi bulunurdu. Ecdadımızın Kur'an'a gösterdiği bu tazimin başka çeşitleri de vardır. Mesela, yüksekçe bir yere asılır Kur'an. Ele alındıktan sonra öpüp başa konulur, belden aşağı tutulmamasına dikkat edilir. Yatarken Kur'an okuma ve dinleme ona hürmetsizlik kabul edilir. Küçük Mushafları taşımak zorunda olanlar onu bir muşambaya sarar. Bu saygı tezahürleri belki zamanla abartılmış olabilir. Hatta bazı kişiler bundan ötesini yapmamış, onu okumamış, anlamamıştır. Onların bu tavrı sebebiyle hocalar, imalı bir şekilde eleştiri de yapmıştır. Bu eleştirilerinde haklıdırlar. Ama hiç kimse bu saygı kurallarını yadsımamalı. Kur'an elbette bir hayat kitabıdır ve ölüler için inmemiştir. Ama onu ölülere de okuruz hastalara da. Ecdadımız, doğan bir çocuğun doğum tarihini önce Mushaf'ın içine yazar sonra onu beşiğin baş ucuna, çocuğun başına altına koyarmış. Anadolu'nun birçok yerinde yangınlarda Kur'an'ın yanmadığına dair olaylar anlatılır.
Ecdadımız hem içindeki hükümlere bağlı kaldığı hem de zahiri olarak ona olan muhabbetini, saygısını gösterdiği için büyük bir medeniyet kurdu. Bundan dolayı Allah'ın kelamını en güzel şekilde yazmak da bir ibadet olarak kabul edilmiş ve en güzel nüshalar İstanbul'da yazılmıştır. Tezhip sanatı bir Kur'an süsleme sanatı olarak özelleşmiştir. Ciltçilik yine Kur'an'ı hem koruma hem güzelleştirme sanatıdır. Onu güzel okumak da bir ibadettir ve ecdad bunun için "Ağzı Kur'an'a yakışıyor" demiş. Arap alfabesinin adı "Kur'an yazısı"dır ve ecdadımız bu harflerle kötü bir şey yazılabileceğini bile kabul etmez, bunu düşünemez. Bundan dolayı muhtevası ne olursa olsun eskimez yazılı bir kağıt gördümü onu alır, öper ve bir duvar kovuğuna, bir ağaç dalının arasına koyar.
Köylerde isimler Kur'an'dan seçilmiştir. Mushaf'ta yeri var mı der, ecdad. Orada geçiyorsa tamamdır.
Türklerin Kur'an hattını ayıran temel özelliklerden biri de tecvid ilmini barındırmasıdır. Tecvid ilmi ve tertil üzre okumak için Kur'an'a kolaylaştırıcı işaretler konmuştur. Bir de hacdan gelen ve hacılara hediye edilen Kur'an nüshaları vardır. Bu nüshalarda tecvid ilmi hatta yansıtılmıştır. Görünüşte faydalı ama bizim aşinalık kazandığımız bir hat olmadığı için bu nüshaların çok sıkıntılı okunduğunu hem bizzat yaşadım hem başkalarından duydum. Zira bu tür bir hatt sayfayı kalabalıklaştırıyor. Estetik düzeni, görüntüyü bozuyor ve âyetleri ezber derecesinde hafızasında tutamayanlar yanlış veya eksik de okutabiliyor.
Şimdi bir gavur çıkmış, Kur'an yakacakmış. Allah'ın kelamına kendince hakaret edecek. Bu gavurlar biliyor ki, Müslümanlar bu eyleme bilmisl yapıp İncil veya Kitab-ı Mukaddes'i yakamaz ve yakmazlar. Zira onlar kutsal değerlere hem saygılıdır hem de Müslümanlar bu metinleri tamamen uydurma, yalan olarak değil birçok yeri tahrif edilmiş olarak kabul eder. Aynı durum Hz.İsa as için de vardır. Biz Hz. İsa'yı Allah'ın kulu ve resulü olarak kabul ederiz. Gavur bunu bilir ve ona hakaret edemeyeceğimizden haberdar. Ama aynı gavur son Peygambere hakaret eder. Bu gavurlar bilirler ki Müslümanlar el ayak altında kalmasın diye eski nüshaları yakmışlardır ama onun külüne bile hürmet etmişlerdir. Kur'an'ın yazıldığı kağıt da nihayet dünyaya ait bir maddedir, o da çürür, yanar, eskir. Önemli olan kağıt üstündeki yazı değil onun hükümleridir. Ve o hükümler ilelebed geçerlidir, hüküm sürecektir. Bu gavur papaz ve onun gibiler ilk defa gelmiyor dünyaya. Haklarında "Onlar Allah'ın nurunu ağızları ile söndürmek istiyorlar; istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır." âyetinin muhataplarıdır onlar. Bu gavur papaz da işaret edilen muhataplardan biridir. O adam Kur'an'ı yakacağına kendine yansın.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



