Ilımlı İslam" tehlikesinin had safhada olduğu şu günlerde bize gerçek "mücadeleci İslam"ı anlatan merhum Mevdudi'ye bir teşekkür borçluyuz. Onun siyasi ve ilmi mücadelesini hafife alanların ve onu gözümüzden düşürmeye çalışanların Müslüman gençliğe bir kötülük yaptığı kanaatindeyiz. Şahsi görüşüm odur ki bu kötülüğü yapanların isimleri ve fikirleri bundan beş on yıl kadar sonra unutulacakken, Mevdudi'nin ismi ve fikirleri ise yüz yıllar sonra bile akıllardan çıkmayacaktır. Kimin ne kıymette olduğunun kararını tarih yüzlere çarpacak ve mırın kırın etmekle mücadele etmek arasındaki farkı ortaya koyacaktır.
"Ilımlı Müslümanlık mı, Mücadeleci Müslümanlık mı?" sorusuna cevap olarak başı dik ve alnı ak bir şekilde ikinci şıkkı işaretleyenlerin, "mıy mıy" edenlere inat Mevdudi'den öğrenecekleri daha çok şeyler vardır. Dini ahirete hapseden anlayışları reddeden ve aksiyona yönelik mücadeleci bir İslam anlayışını benimseyen bu değerli İslam mücahidinin düşüncelerini tanımak ve tanıtmak hepimizin görevidir.
Yüce Allah'ın "Rab" ismi üzerine sesli bir tefekkür denemesi yaptığımız bu yazımızın Mevdudi'nin "Dört Terim" adlı kitabındaki "Rab" bahsiyle paralel olarak okunmasını tavsiye ederiz. Buradaki fikirlerimizin oradaki fikirlerle birebir örtüştüğünü söyleyemesek de bazı benzerliklerin olduğu gözden kaçmayacaktır. Bu kısa hatırlatmadan sonra bu çerçeve dâhilinde konuya girelim:
Peygamber kıssalarının anlatıldığı ayetleri incelediğimizde orada geçen kavimlerin tamamının Yüce Allah'a inandığını ancak bu inancın "tevhit" değil "şirk" tarzında olduğunu görüyoruz. Cahiliye dönemindeki Arap müşriklerin inancı da yine bu şekildedir. Onlar ilahlık ve rablik vasıflarını Yüce Allah'tan başka varlıklara da atfederek inançlarına şirk karıştırmışlardır.
Kur'an'ı genel hatları ile incelediğimizde peygamber kıssalarından anlaşılan odur ki insanlığın sorunları ilk günden bugüne kadar esasında hep aynı eksendedir. Yani dünün insanı da bugünün insanı da inanç yönünden hep aynı zaaflara düşmüş ve dünden bugüne hep benzer hatalar işlemişlerdir. Nitekim aralarında yüzyıllar geçmesine rağmen bütün peygamberlerin aynı vurguları yapmalarının bir esprisi de budur. Hz İbrahim aleyhis selam, Hz. Musa aleyhis selam nasıl şirk ile mücadele etmişse Hz Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem de yine aynı mücadeleyi vermiştir. Hepsinin getirdiği mesaj temelde aynıdır.
Zamanın değişmesi insan fıtratındaki zaafları değiştirememiştir. İnsanda inkar etme, isyan etme ve itaatsizlik denilen hastalıklar bulunur ve bu hastalıklar Hz. Adem aleyhis selam döneminden bugüne kadar hep olmuş, olmaya da devam edecektir. Dinin gönderiliş gayesi insanları bu hastalıklardan kurtarmak ve onları tevhide yükseltmektir.
İnanmak veya inanmamak...
İnsanlığın tarih içerisindeki seyrine baktığımızda, insanların peygamberlere inanan muvahhitler ve onlara inanmayan kâfirler olmak üzere iki grupta toplandığını görüyoruz. Bütün peygamberler tebliğ vazifelerini ateist bir toplum üzerinde gerçekleştirmiş değillerdir. Tam tersi, Kur'an'da bildirilen bütün Peygamberler tebliğlerini Yüce Allah'a inanan topluluklara yapmışlardır. Nitekim cahiliye dönemindeki müşriklere "yeri ve göğü kim yarattı?" diye sorulduğunda onların "Allah" cevabını verdikleri ayetlerde bildirilmektedir. (Bkz. Zümer, 38)
Cahiliye toplumunun problemi Yüce Allah'a inanmak veya inanmamak değildir. Onların asıl problemi "değer yargıları bütünü" ve "yaşam tarzı" anlamında dine inanmamalarıdır. Yüce Allah'tan başka rabler edinerek bu değer yargılarını onlardan almalarıdır ki gerek İslam öncesi diğer kavimlerde olsun gerek cahiliye müşriklerinde olsun bu sahte rabler dönemlerinin din adamları olmuştur. (Bkz, Tevbe, 31)
Cahiliye müşriklerinin her şeyi yaratanın Yüce Allah olduğundan bir şüpheleri yoktu. Tabiri caizse onlar seküler bir Allah inancına sahiptiler. Onlar hayatlarına nizam verecek olan hukukî ilkelerin ve yaşantılarını düzenleyecek olan ahlakî ilkelerin kaynağının Yüce Allah olduğunu inkâr ediyorlardı. Söz olarak belki Yüce Allah'a "Rabbim" diyorlardı ancak özde O'nu "Rab" olarak tanımıyorlar, O'nun "Rab" oluşunu davranışlarıyla doğrulamıyorlardı. Bir anlamda yaşam tarzlarıyla "Allah kendi işine baksın bizim işlerimize karışmasın. Ahlak ve hukuk alanları O'nu ilgilendirmez" mesajı veriyorlardı. Ebu Leheb'in ve diğer müşriklerin problemi de zaten bu ilkler ileydi. Bu durumu Hüseyin Hatemi şöyle özetler: "Müşriklerin tamamına yakın çoğunluğu yaradılış alanında sadece tek gerçek Tanrı'yı; Allah'ı kabul eder, O'na iman ederler. Ne var ki değer yargıları (normlar) ve 'olması gereken'in buyruk ve yasakları alanında 'ethik' alnında, 'Halik ve Fatır'ın, müspet ilim ve dolayısı ile toplum bilim kanunlarının koyucusu olan Allah'ın yetkisini kabul etmez veya O'na ortak koşarlar." (İnsanlık Ve Sevgi Dini İslam, İstanbul, 1997, s.24)
Müşrikler Yüce Allah'ı sadece tapınılan üstün bir varlık olarak görüyorlar, ona yaklaşmak için de putlara tapıyorlardı. Putları reddetmediği takdirde Efendimizi başlarına reis yapmayı bile kabul ediyorlardı. Fakat onlara göre ahlak ve hukuk alanının doğrularına Peygamber karışmamalı onlara asla "hüsna"dan bahsetmemeliydi. (Bkz, Leyl, 6)
Ahlaki ve hukuki değerler
Bir Kur'an terimi olan "hüsna" doğrudan doğruya "Rab" isminin tecelli alanından zuhur eden ahlakî ve hukukî değerlerin tümüdür. Yüce Allah'tan gelen ahlakî ilkeleri ve hukukî değerleri yani "hüsna"yı yalanlamak hem bir küfür alameti hem de yeryüzünde denge bozucu bir iş yapmakla eş anlamlıdır. Bu bakımdan Müslüman "Hüsna"yı doğrulayarak, kâinattaki düzenin uyumlu bir parçası olmuş olur. Yüce Allah'ın bu genel ilkeleri bizlere lütfetmesinin nedeni dengeyi muhafaza etmemizde bizlere yardımcı olmaktır. İşte bunlar Yüce Allah'ın "terbiye eden, düzen koyan, nizam veren" manalarına gelen "Rab" isminin tecelli alanı ile ilgilidir ki "Rab" ismi doğrudan doğruya "ahlak" ve "hukuk" alanına taalluk eder. Bu alanlarla ilgili ilkeleri reddederek inkâr yoluna sapanlar; "Değişmez temel değer ve ilkeler yoktur, zaman sana uymazsa sen zamana uy!' kabilinden hezeyan ederler. Bunlar 'Hüsnâ'yı 'Güzel ve Doğru ve iyi Tek İlahî Kuram'ı reddedenler, mükezziblerdir." (Hatemi, Hüseyin, Ahlak Ne Olsa Gerektir? Köprü Dergisi, Yaz, 2001)
Dikkat ederseniz, Yüce Allah elest bezminde "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" diye sorar. Neden orada "Rab" ismi kullanılmıştır? Çünkü Yüce Allah kendisini, düzen koyan, terbiye eden, ahlakî ilke vaz eden, kanun koyan ve de bir nizam veren olarak kabul etmemizi ister. Eğer Yüce Allah Kur'an'ında "Rab" isminden hiç bahsetmeyip, sadece "ilah" isminden bahsetseydi, İslamiyet'in seküler mantıkla bağdaşmaması gibi bir sorun olmazdı. "İlah" ismi kelimenin Kur'an bağlamı ele alındığında, ibadet, kulluk ve itaat ile ilgiliyken "Rab" ismi ise Yüce Allah'ın ahlakî, içtimaî, siyasî ve ekonomik alanlarda biricik düzenleyici ölçü ve yasa koyucu olduğuna işaret eder. (Bkz. Dört Terim)
Demek ki Yüce Allah'ın varlığına inanmakla iş bitmiyor çünkü o kadarını Mekkeli müşrikler de yapıyor. Peygambere inanmakla da iş bitmiyor çünkü ehli kitap da kendi peygamberlerine inanıyor. Fakat buna rağmen Efendimiz bu iki gruba da İslam'ı tebliğ ederek insanları gerçek anlamda bir "din"e ve Yüce Allah'ın tek İlah ve tek Rab olduğunu doğrulamaya davet etmiştir. Nitekim büyük İslam âlimi Mevdudi'nin de ifade ettiği gibi; Yüce Allah'ın tek Rab olduğunu kabul etmek, O'nun insan ilişkileri üzerindeki, hukuk, ahlak, muamelat, siyaset gibi insan hayatının nesnel ve aktüel meseleleri üzerindeki düzenleyici, yasa ve ilke koyucu otoritesini kabul etmek demektir. (Bkz. Dört Terim, 1999, s. 62)
Ilımlı İslam anlayışı ise cahiliye müşriklerinin yaptığı gibi "Rab" teriminin içini boşaltarak, onu bu anlamlardan soyutlar. Neticede Müslümanlar "Rabbim" diyerek dua etmeye devam ederler ama Rabbin nizamını desteklemez ve o nizamın hilafına işler yaparlar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



