Sanki kurutulmuş gül yaprağı, şöyle yazmışım fi tarihinde, bir eski zaman defterinden gözlerime dökülüveriyor:
"Kale arkası tribünü
Protokol dürbünü..."
Saçmaya, hayır, alışılmışın ötesine düşen bu iki söz dizisini, bir şiire başlangıç sancısı içinde karalamış olmalıyım. Ortalıkta şiir yok. Demek ki devamı gelmemiş... Yahut ben peşini kovalamamışım da, orada öylece kalakalmış. Oluyor böyle şeyler...
Hayır, bu iki satırın doğuracağı şiirden vazgeçmiş değilim. Fakat o şiirin doğum günü gelinceye kadar, niye bir yazının girişine kapı aralamasınlar? Bakın, nasıl yakışıyorlar durdukları yere, üstte!
Peki, hangi rahatsız edici durum için yazmış olmalıyım bu iki dizeyi? (İzin verirseniz, yazımda bundan sonra 'dize' diyeceğim bu iki söz dizisine.) Birbirine karşıt iki ayrı tutumu dikkatlere sunmayı düşünmüş olmalıyım.
Tabii, bizzat kendimden hareket etmiş olmalıyım. Yaşanmışlık söz konusu yani. Bu önemli...
Öneme binaen, o doğrultuna devam ediyorum. İlk dizeyi ele alayım mesela. "Kale arkası tribünü" demiş olmamın sebebi nedir? Bir defa, stadyumda seyrettiğim maçlarda mekânım hep kale arkası tribünü olmuştur. Öyle istemişimdir. Sebepsiz diyeceğim ama değil. Nedir o? Serde kalecilik mi var? Yoksa vaktiyle santrafor oynamanın heyecanı mı bırakmıyordu yakamı?
Çok rahat söyleyebilirim, kendimi bildiğimden beri bu iki mevki hep ilgili çekmiştir. Birkaç maçlığına yedek soyunduğum Balıkesir Demirspor hariç (orada orta saha yedeğiydim), yani bütün mahalle maçlarında, ya kaleci durmuş ya da acar bir santrafor şiddetiyle kaleye doğru saldırmışımdır. Fakat hayır, maçlarda kale arkasını seçme sebebim, şimdi işi mecaza döküyorum, millete atılacak haksız golleri geri çevirmek içindir. İnsaf edin lütfen, bir edebiyat yazarı, bir şair başka nereye oturabilir? Protokol tribününe tenezzül etmeyeceğine, yahut maratonda rahat duramayacağına göre, nereye gidebilirim? Milletin kalbine, kale arkası tribününe...
Taşı gediğine koyma sırası ikinci mısra için hasıl olacak şimdi. Ne demişmişim: "Protokol dürbünü"! Birileri "Yok öyle bir şey!" demeden biz diyelim. Yokluğuna yok, fakat biz icat ettik, oldu! Dil böyle bir şey işte. Dili kullanmak, dili şiirde eriterek canlandırmak böyle bir şey.
Bakın şöyle bir şey, malumu ilam ediyorum. Protokol tribününe adı üstünde yüksek rütbeden protokol amirleri oturur. "Protokol-i şerif" (Bu nükte Konya'dan, yazar kardeşim Mustafa Durdu'dan mülhemdir.) orada kendince gönenir. Genellikle protokol tribününe ekâbir oturuşlar hâkimdir. İhtiyatlı olmak gerekirse, bir cümle içinde, müstesna şahsiyetlerden de bahsedebiliriz, işte o cümleyi söylüyoruz, devam edelim, istisnalar hariç, protokol tribününe oturanlar bazı görüntüleri görüp seçemezler: Diğer tribünlerde olan bitenleri ve ortada dönüp duran şeyleri...
Peki, "şeref sahipleri"nin görüş kapasiteleri mi yetersizdir? Yavrum, kibirden söz ettik ya! Öyleyse neye ihtiyaç duyacaktır bu zevat? Dürbüne. Kibir başka nasıl artar? Dikkat edin, gözlerine çekecekleri dürbünden bir sürme, onların görme kabiliyetini artırmayacak, onları daha bir köreltecektir. Onların bu dürbün sevdası, yakında olanı, gözlerinin önünde duranı daha da uzaklaştırmak içindir. Yakını uzaklaştıran dürbün: Protokol dürbünü!
Maçın sonucunu kendi lehime (Kime karşı?) 2-0 diye ilan etmek üzereyken, şunu da kayda düşeyim, katıldığım törenlerde, şölenlerde, özellikle belirteyim, şiir günleri ve gecelerinde protokolde işim olmamıştır, olamaz. (Burada bir başka yazıda tashih yapacağız, şimdilik saklı kalsın!)
Benim bu tavrımı yeni öğrenenlere, sözgelimi, bu tür etkinliklerde bana soru işaretinden mürettep bakışlar gönderen arkadaşlara buradan selam yollayayım: Şiir ve şair protokole oturmaz, dahası, şiir öyle oturan bir şey değildir, o hiçbir yere oturmaz, durmaz!
Bunu, böylesi zamanlardaki tutumum karşısında bana bakış gönderen arkadaşlara karşı söylemediğimi belirtmeli miyim? Kuşkusuz, o bakış sahiplerini de görmeyecek denli kibre bulanmış kör gözler bulunuyor aralarında.
O "Müslüman"lara diyorum ki, aman dikkat edin, "Anadolu'da şiir mevsimi"nin başladığı şu günlerde, ayağınıza bir takım protokol züppesi dolaşabilir. Bir kısmı kamu yönetiminin üst mevkiinde temsilcilik elde etmiş olan eski şairler, bir kısmı ise şiircilik kliniğinden ipini kopararak Anadolu'yu gezen bu protokol zümresini alın ayağınızın altına, korunmak için tek çare!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



