9 Haziran tarihli gazetenin (Milliyet) birinci sayfasının sağ alt köşesinde "Üç Profesör Kazada Öldü" başlığını öylece gözden geçirirken, hemen yanında bayan resmi ve üzerindeki isme şöyle bir baktım. Haberin özetini okuduğumda son satırda "...Firmanın yöneticisi Prof. Dr.Necdet Aral" isminde bir tereddüt yaşadım. Daha doğrusu yıllardır tanıdığım Necdet Aral ile kaza sonucu hayatını kaybettiğini öğrendiğim Necdet Aral'ı özdeşleştirmeyi içimde direnen bir şeyi sezinledim. İsim benzerliği gibi bir gerekçenin, bir an içinde de olsa, ihtimalini bir kesinlik olarak korumaya çalıştım. Haberin devamı olan 14. sayfa, bu bir anlık ihtimal kabilindeki umudumu birden yok etti. Kesin olup olmadığını öğrenmeye çalıştığım anda, habere konu olan kazadaki ismin tanıdığım insan olmaması ihtimalinin umudunu da tıp tıp atan bir yürek yaşadım.
Söz konusu olan ölümü kabullenmeme, hatırlamama, ölümü bir korku metaforu olarak algılayarak dehşet duygusunun tutsaklığına kendini bîkes halde bırakma değil. Sayrılığın sağlıkta, ölümün hayattan, yokluğun varlıktan yana olduğu kabulünden, itiminanından herhalde uzak, bigâne halde değilim. En azından bir ihtimal olarak böyle.
Ne yazık haber kesindi. Aziz kardeşim, dost insan Necdet Aral emanetini sahibine, Bolu-Yeniçağa yolunda, seyrü-sefer haldeyken, dehşet ile irkilten bir kazayla, vermişti. Dünya'ya gözümüzü açtığımız andan itibaren seyrü-sefer üzre olduğumuz bu gelimli-gidimli mekanda teslim zamanını asla bilmediğimiz (iyi ki bilmiyoruz) bir emaneti, bir âriyeti, can dediğimiz o mevhibeyi, üstüne ne kadar titremiş olsak da vermek için koşturup duruyoruz bir yönüyle. "Var git ölüm, bu gün değil sonra gel" deyişimiz bir yakarış gibi gözükse de, kesin hükmün şeksiz-şüphesiz, aleni, bedahaten tasdikinden ibarettir.
Nasıl tanımıştık? Sanıyorum, '80'li yılların başlarında, ailemle birlikte Beşiktaş'a vapurla geçiyorduk. Daha önce hiç karşılaşmamıştık. Bize yakın bir yerde mi oturuyordu, yoksa inme hazırlığı içinde miydi, bilemiyorum. Nazikçe yaklaşıp daha önce tanışmışız gibi ama adımı sorarak söylememle birlikte kendini takdim etti. Yıldız Üniversitesi (belki de hâlâ Akademi'ydi) İnşaatBölümü'nde asistan olduğunu söyledi. Daha sonra, bir başka iş için de olabilir, ziyaretine de gittim. Birtakım faaliyetlerde, özellikle ESAM'da, henüz yasası bile bulunmayan kamu sendikacılığı, yani EĞİTİM-BİR'in oluşturulması çalışmalarında yakın ilişki içinde olduk. Yıldız Üniversitesi'nde olsun, İTÜ'de olsun yapılacak çalışmalarda bir grup arkadaşlar arasındaydı. Ayrıca TEK-DER (Teknik Elemanlar Derneği)'de yönetimindeydi. Karşılaşılan sorunların çözümünde düşünce alış-verişinde, birtakım faaliyetlerin yürütülmesinde, ihtiyaç duyulan istişarelerde hiç bir mazeret göstermeden, asla yüksünmeden yardım ederdi Necdet Hoca.
Sanıyorum, Mehmet Kaplan'ın yazılarında dikkat çekilir. Bizdeki, özellikle muhafazakâr aydının Matematik, aynı zamanda teknik bilim disiplininden yoksun olması, ya da yetersiz kalması kavrayış ve muhakeme tarzını olumsuz yönde etkilemiştir. Bunu, doğa ya da pozitif bilimler şeklinde de tanımlayabiliriz. Gözlemim o ki, doğa veya teknik ya da mühendislik, kısaca matematik disiplininden geçmiş zihin; konulara, sorunlara yaklaşmada biraz daha yapıcı niteliklerle donanımlıdır.
Doğrusu Necdet Aral hocada bu niteliğin çözümlenmiş halde tezahür ettiğini söylemek yerinde olur. Ama diğer yanda âlâyişe, gösterişe meydan vermeyen kendiliğinden bir derinlik, bir samimiyet, hakkaniyete bağlılık, hatır-gönül ve kadirbilirlik, vefa ve dostluk da sindirilmiş halde farkedilirdi. Öfke, kızgınlık, hırs, kıskançlık, taşkınlık, çekememezlik gibi tavırlar onun kişiliğinde yer edinememiş olmalıydı. Kendiliğinden ortaya çıkan merak, sorgulama ve muhakeme etme, öğrenme ve yeni bilgi ve düşünceler edinme sakin görünüşünü canlı tutan özellikleri saymalıdır. Bütün bunlar onun kişiliğinde İslâm'a, Müslümanlara hizmet etme azim ve gayretine dönüşüyordu. İGDAŞ'ta genel müdürlük görevinde bulunduğu esnada, İzzet Baykal Üniversitesi'nin Abant Kampüsü'nde "medeniyet" temalı bir toplantıyı düzenlemişti bu niyette. Üniversite'den emekli olup ayrıldıktan sonra Bağlarbaşı, Gazi Caddesi üzerinde bir danışmanlık şirketi kurmasının özünde o niyet yatıyordu. Birkaç yıl önce Sudan'a gidip geldiğini anlatmıştı. Nil (Mavi Nil) Nehri'nin ve verimli geniş arazilerin yanında tasavvuf terbiyesinden geniş bir toplum bulunmasına rağmen, yoksulluğun, verimsizliğin, üretimsizliğin, yönetim yetersizliğinin ortaya koyduğu çaresizliği kendince tesbit etmişti. Oraya kendi mesleği ve bilgisi ölçeğinde ne türden hizmetler götürebileceğinin çabası içindeydi. Ama zorluklar, tecrübesizlikler, devleti kavrayamazlıklar vb. Gazi Caddesi'ndeki işyeri, bürosunun terasında bir akşam "kebap yelleme" teklifini o gün bugündür tahakkuk ettiremedik. Dünyaya hasret gitmek de bir meziyettir Aziz Dost. Cemili'ne, Cemali'ne ve mağfiretine mazhar olman dileğiyle.
Muhterem eşlerine, aile efradına, akraba ve yakınlarına, arkadaş ve dostlarına sabır ve başsağlığı diliyorum.
Ayrıca kader ve kaza arkadaşları Ahmet Hızal ve Asuman Efe hanımefendiye de...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




