Popüler kültür ve ona dair kritikler uzun bir süreden beri akademik çevrelerde tartışılıyor. 90'lı yılların ortalarına doğru internetin yaygınlaşması ve bütün bilgiyi, kimi zaman tarihin en büyük kütüphanelerini bile gözden düşürecek bir şekilde, sanal bir bellekte toplaması ve bilgiye ulaşımı alabildiğine kolaylaştırması ile popüler kültür de yeni formlar kazandı. Hemen hemen hepimiz duymuşuzdur bizden önceki kuşakların bize veya yeni kuşaklara dair şikâyetleri olduğunu. Zamanın bozulduğu ve artık değerlerin değersizleştiği üzerine yoğunlaşır bu şikâyetler özellikle. Eskiler yenilerle kıyaslanır ve iyilik daima eskilerden yana olur. İlginçtir, eskiler günümüzün eskilerinden şikâyetçiydiler, daha eskilerse günümüz eskilerinden şikâyetçi olan eskilerden şikayetçiydiler.
Hesiodos'un "İşler ve Günler" adlı eserinden alıntılanan yukarıdaki dizeler bu serzenişi dile getirir. Milattan öncesine ait olan bu dizeler binlerce yıldan beri tekrarlanıp duruyor. Ancak, bu dizelerin günümüz popüler kültür tartışmalarıyla da yakın bir ilgisi var. Çünkü bugün toplumsal hafıza tarihte hiç olmadığı kadar zayıf olmasına rağmen insanoğlu neredeyse her şeyin bilgisine sahip... Bilginin muazzam birikiminin yanında bir türlü oluşamayan toplumsal hafıza, popüler kültürün evrensel doğrular listesine nelerin yarın eklenip nelerin demode olacağının kestirilmemesi ile ilgilidir. İnsanın hiç olmadığı kadar biricikliğini yitirmesi, onu kendisine karşı yabancılaştırdığı içindir ki bugün artık bilgi birikimimiz değer ve düşünce üreten bir varlık olmamıza rağmen bir gelenek doğurmuyor ya da bir geleneğe dönüşmüyor. Popüler kültür, hızla akan sığ bir nehre benziyor. Bu nehirle uyumlu olabilmek için kulaçları derine sürmemek gerekiyor. Derin olanla ilgisi kalmayan insanın ise ilk ıskaladığı şey kaçınılmaz olarak kendisi oluyor.
Hafıza ve direnç
Her şeyin hız ve değişkenlik üzerine kurulu olduğu zamanlardayız. Popüler kültürün modern kültürle kesiştiği yer tam da burası. Her ikisi de hızı kutsar. Harekette iman olduğuna hepimiz kaniyiz elbette ama popüler kültürün hız kavramı, bir gelenek, tecrübe ve hikmet havuzu biriktirmeden sadece hızdır. Bu açıdan da sonraki kuşaklara devrettiği tek miras da aslında mirassızlık oluyor. Hafızasızlık belki de bu baş döndürücü hız ortamında mutlu olabilmenin bir imkânı olduğu için kolayca kabul edilen, en azından pek de rahatsızlık hissedilmeyen bir durum. Ancak dahası var, hafıza bir yerde var olana ve var olacak olana karşı bir direnç imkânı sağlar. Mutlak hafızasızlığın olduğu yerde insan edilgen bir varlığa dönüşür. Bugün, toplumsal hayatın akışı karşısında hem toplumun kendisi hem de birey derin bir edilgenlik içindedir. Yarın, evrensel doğrular listemize bugün asla kabul etmeyeceğimiz pek çok şey eklenecek ve bugün doğrularımız olarak kabul ettiğimiz pek çok şey yarın normallerimiz oluverecek. Bu durumda, tarihten taşınagelen, değer ve düşünce üreten bir varlık olarak insanın zamanın içinden süzegeldiği bir geleneği sonrakilere devretme imkânı da artık kaçırılmış oluyor. Dahası, bu imkânın ıskalanmış olmasından rahatsız olacak, sonraki kuşaklara hangi değerleri devredeceğimize dair kaygı ve direnç oluşturacak bellek de olmadığından bu gerçek bir sorun gibi de gözükmüyor.
Ancak, can yakıcı nokta, mutlak hafızasızlık içinde esrik bir bilinçsizlik yaşayan, tarihten günümüze taşıdığı bir geleneği olmadığı için her gün yeniden formatlanan bir bilgisayar konumuna düşmüş olan insanın yine de artık her şeyin bilgisine sahip oluşudur. En azından bugün insan, her şeyin bilgisine kolaylıkla ulaşabilme lüksünde... Anlaşılmaz bir biçimde yetişkinler geleneksizken çocuklar zamansız büyüyorlar. Normal koşullarda bir insanın ergenlik ya da ergenlik sonrasında öğrenebildiği pek çok şeyi çocuklar henüz 5-6 yaşlarındayken öğreniyorlar artık. Kısa süre içinde yetişkinlerle çocuklar eşitleniveriyor. Bu da bir çeşit hız... Ancak korkunç bir biçimde zihinsel bir hormonlanma gibi gözüküyor. Yetişkinin çocuğa devredeceği bir bilgi geleneği, çocuğun ise masumiyetinden yetişkine vereceği aydınlık ve iç sağaltıcı anlar hızla azalıyor. Yetişkinden devralacağı bir geleneği olmadığı, kısa sürede yetişkinle aynı düzeye, en azından hayatın birçok pratiğinde bu böyle, çıktığından aralarındaki ilişki de saygıya dayalı bir ilişki olmuyor. Evet, neredeyse şakaklarında aklarla doğuyor çocuklar artık. Hiçbir geleneği devralmıyorlar ve dört başı mamur bir bilgi dünyasının ortasına doğuyorlar.
Hafızasızlıkta ortaklaşmak
"Şakaklarında ağarmış saçlarla doğdukları gün / Ne baba çocuklara uyacak ne de çocuklar babaya..." Sanırım bu dizeler yazıldıkları dönemin insanları için uzak bir geleceğe dair kehanetler gibi görünüyordu. Bizler ise bu kehanetin doğrulandığının canlı tanıklarıyız artık. İnsanların henüz çocukken ihtiyarlar kadar bilgiye sahip ve ihtiyarlara eşit olması, yani şakaklarında ağarmış saçlarla doğması Hesiodos'un bu dizelerinde bir kuşak çatışmasının habercisi olarak veriliyor. Bana kalırsa bu iyimser bir beklentiydi. Çünkü kuşaklar arasında bir çatışmanın olabilmesi için yine de bir farklılığın ve birbirlerine dair bir beklentinin olması gerekiyor. Bugün ise kuşaklar arasında artık farkların, birbirlerinden alıp verebilecek bir şeyleri eşit olduklarından dolayı kalmadığı için kuşak çatışması da gerçekte artık gözlemlenmiyor. Tarihte hiç olmadığı kadar kuşaklar birbirine yaklaştı. Bu yaklaşılıp üzerinde durulan bir sabit nokta değil. Kuşaklar evrensel doğrular listesine her an eklenen yeni doğrular ve normalleri pratik hayata aktarabilme konusunda oldukça hızlılar ve şayet bir ortaklaşma varsa o da bu hızlı akış içerisinde hafızasızlıkta ortaklaşmaktır. Hafızasızlık ise direncini yitirmektir.
Yine Antik Yunan'ın Yedi Bilgesi'nden biri olan Korinthoslu Periandros diyor ki: "Yasaların eski, yemeğin taze olsun". Yasaların eskiliği ile gelenek, kuşakların tarihten tecrübe ve düşünüşle, değerler üreterek süzüp günümüze getirdiği örtük bir bilgeliğe dayanan gelenek arasında doğrudan bir bağ var, hatta kimi yerlerde yasanın eskiliği ile kastedilen şey geleneğin kendisidir. Tarihsel bir deneyimden beslenmeyen, yani bir bellek ve hafızası olmayan bir yasanın, toplumsal yapının ve bireyin teslim olduğu şey ise taze yemek. Listeye eklenen yenileri olabilecek en hızlı yollarla elde etmek ve tüketmek. Her şeyin en tazesine sahip olabilmek başlı başına bir erdem oluveriyor. Bu durumdaki modern dünyanın temel erdemi olan hızla da yakın bir ilişkisi var bunun. Hikmet ve geleneği yitmiş yetişkinler, yetişkinlerle musavi, masumiyeti yitmiş çocuklar, evrensel doğrular listesine eklenen şeyler konusunda en ufak bir fikri olmayan ama ona uymada tereddütsüz itaatkâr davranan bir toplum. Açıkçası, böyle bir durumda kimin gerçekten aktör, kimin ise sadece figüran olduğunu kestiremiyor insan.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



