Bilgisayarın başındayım. Yazmak istediğim birçok konu var ama elim tuşlara gitmiyor. Yazmak neyi değiştiriyor bilmiyorum ama son günlerde yaşanan olayları alt alta koyunca, "Türkiye nereye gidiyor," yahut, "Türkiye nereye götürülüyor?" diye sormadan edemiyorum.
Yoksa gördüğümüz bardağın boş tarafı mı hep?
Yani, PKK denen paçavra örgütün insanlıktan nasibini almamış eylemleri elbette yüreğimizi dağlıyor.
Anne karnında terörle tanışan ve daha ismi konulmamış bir bebenin görüntüleri insanlıktan nasibini almamış kasap olduklarını açıkça gösteriyor. Bu gözü dönmüşler, Batman'da halkın üzerine ateş açıyor... 8 aylık hamile kadın ve 3 yaşındaki kızı cennete uçtu. Anne karnındaki bebek ise kurtarıldı.
Anlaşılan kanlı eller, bu "kahpeliği" tırmandıracak. Vahşette kural tanımaz bu barbarlar, güya korudukları insanların canını alıyor!
Kimin kimin tezgahı olduğu belli. Minik bedenlere kıyanların kimlere "köpeklik" yaptığı ortada!
Bazen kalemimizin ayarı kaçıyor, beynimize üşüşen tahrik dolu gündemle hemhal olduğumuzu unutuyoruz. Ama devleti yönetenler her türlü terör ve tahrike karşı itidalli olmak zorunda. Gazete manşetlerine yansıyan, ekranlarda haber bültenlerinde verilen dramatik satırlarda doz kaçırıyor zaman zaman. Burada tahriklere kapılmadan terörü mümkün olduğu kadar minimuma indirmek gerekiyor.
Çünkü devletin asli görevi, öncelikle her türlü tehdit ve tehlikeye karşı kendi varlığını devam ettirmek, halkına huzur ve güven ortamı sağlamaktır.
Elbette terör eylemleri yeni değil. Daha önceki dönemlerde olduğu gibi, sonraki dönemlerde de yasadışı örgütler mevcut yönetime başkaldırmış... Uzun yıllardan beri değişik maskeler kullanarak huzuru tehdit eder hale gelmiş.
Sebep ve sonuçları tartışılmakla beraber bu terör belası, bu canım ülkemin hem zamanını çaldı, hem enerjisini tüketti hem de ekonomik kaynaklarını eritti.
Tehdit ve yıkıcı faaliyetler, değişik isim ve yöntemlerle Anadolu'ya girişimizle başlamış aslında. Kışkırtmalarla birlikte devlete asker ve vergi vermemek gibi irili ufaklı isyan... Dahası dağlara çıkıp ferman dinlemeyenlere kadar birçok eşkıya, devlete kılıç çekmiş.
Koskoca Osmanlı devletini yönetmek kolay mı? Arada bir çıkan isyan hareketleriyle Osmanlı iğdiş edilmek istenmiş. Bunlardan biri, bu günlerde isyanın yıldönümü olan Patrona Halil vak'ası (28 Eylül 1730).
3. Ahmed dönemindeki "Lale Devri" Osmanlı tarihi içinde genellikle küçümsenir. Bazı tarihçiler, Dersaadet'teki yönetici elitin kendini zevk ve eğlenceye kaptırdığını söyler.
Halbuki Saray hayatı her zaman titizlik, bakım ve zerafet ister. Bir de böylesi bir yaşam tarzının sarayın ve hanedanın dışına doğru genişlemesi ve çevreye yayılması hem kolay değildi hem de mümkün görünmüyordu.
Kaldı ki, o dönemde bile Osmanlı devleti yöneticilerin elçilik nezdinde misafirleri vardı ve en iyi şekilde ağırlanırdı. Bir Fransız elçisinin Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa'nın konağında verilen bir gece davetini aktaralım:
"Laleler açtığı ve sadrazam onları padişaha göstermek istediği zaman, lalelerin açmadığı boşluklar başka bahçelerden alınan ve şişelerin içine konan lalelerle doldurulurdu. Her dört çiçekte bir, çiçekle aynı seviyede bir mum yanar ve bahçe yollarına her türlü kuşla dolu kafesler asılırdı. Kameriyeler muazzam miktarda ve şişelere konmuş her türden çiçekle süslenir ve sonsuz sayıda çeşitli renkli cam lambalarla aydınlatılırdı. Bu lambalar aynı zamanda davet için özel olarak ağaçlıklardan getirilen ve kameriyelerin arkasına yerleştirilen çalılıkların yeşil dallarına asılırdı. Bütün bu çeşitli renklerin ve sayısız ayna ile yansıtılan ışıkların etkisi şahanedir. Işıklandırma ve Türk müziğinin gürültülü konseri tüm bunlara eşlik eder ve laleler açtığı sürece her gece bu eğlenceler devam eder. Bu süre zarfında Sultan ve maiyeti sadrazam tarafından yedirilir ve yatırılır."
Yönetici kademesinde olan saray erkanının yaptığı buydu. Bazı tarihçilerin ısrarla isyan duygularını kışkırtacak kadar zevk ve sefa içinde olmadıkları anlaşılıyor. Bir de o dönem; İstanbul'da önemli mimari düzenlemeler yapılıyor, eski yangın mahalleleri yeniden imara açılıyordu. Dersaadet dönemine göre bir kent yaşamı ortaya çıkmıştı... İtfaiye bu dönemde kurulmuş ve en önemlisi de ilk matbaanın da yine bu dönemlerde faaliyete geçtiğini kayıtlardan öğreniyoruz.
Başta Haliç civarı olmak üzere İstanbul'un park ve bahçelerinin lalelerle bezendiği bu yıllarda devletin maliyesinde ve ordusunda bazı düzenlemeler elbette yapılmıştır. Elbette bu düzenlemeyi gören bazı fukaraların pek hoşuna gitmiyordu bu yapılanma.
Üstüne üstlük Sultan 3. Ahmed'in İran'la süren savaşta yenilgiye uğraması, isyan çıkarmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyordu.
Sonuçta İran'la kötü bir anlaşma yapılır. Padişah ve çevresi Boğazın Anadolu yakasından Avrupa yakasına dönerken beklenen kıvılcım çakacaktır. Ayaklanma patlar.
"Eskici" Patrona Halil ve Muslu Beşe önderliğinde çapulcu isyancılar dört gün boyunca İstanbul sokaklarını ele geçirir... İsyancılar ilk gün Dersaadet'e hakim olur. Topkapı Sarayı kuşatılır ve padişahla pazarlığa başlarlar.
Ertesi gün aralarında Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile yakınlarının da bulunduğu 37 kişinin kellesi istenir. 3. Ahmed çok sevdiği sadrazamına hemen kıyamaz Ama direndiği takdirde kendi canı da gidecektir. Üçüncü gün İbrahim Paşa ve damatları boğdurularak cesetleri asilere teslim edilir.
İsyan yatışmaz... Elebaşılar Padişahın da tahttan çekilmesini ister. İstedikleri yapılır. 3. Ahmed yeğeni Mahmud lehine tahttan feragat ettiğini ilan eder.
İstediklerini yaptıran isyancılar artık sarayın denetimini ele almıştır. Eskici Patrona Halil, Rumeli Beylerbeyi, Muslu Beşe de Kul Kethüdası olarak sarayda bulunur... Ayaklar baş olmuştur. Öyle ki Patrona Halil eski püskü paçavralar içinde dolaşıyor ve hiç kuşkusuz bu durum eski şatafata öfke dolu ahalinin sempatisini canlı tutmak için etkili bir yoldu. Çünkü isyan, meşruiyetini sefahate son vermekten alıyordu. Halil bu paçavralar içinde giyimiyle bunu temsil ediyordu.
Ya zarif mimari yapılar? Hepsi bir bir yıkıldı, yağma edildi. Ayak takımı iki ay boyunca Topkapı Sarayı'na egemen olup devleti yönetirken silahlı güç olan Yeniçerilerin sayısı bu zaman zarfında 40 bin kişi iken, 70 bine çıkarıldı.
"Ayak takımı" kafasına göre atama yapıyor, mesela bir kasap Eflak voyvodalığına atanıyordu. Yeni padişah 1. Mahmud'un bu duruma tahammül etmesi zordu. Paçavralar içindeki asilerin hakkından gelmek için fırsat kolluyordu. Nihayet o fırsatı buldu. İran seferi konusunu görüşmek üzere divan toplantısına çağrılan Patrona Halil, 14 elebaşı ile birlikte sarayda pusuya düşürülür ve öldürülür. İki aylık kabus böylece biter. Ayak takımından ve paçavralar içinde dolaşan beylerbeyinden kurtulan saray, eski asaletine ve zerafetine tekrar kavuşur.
Yerini şaşırıp "baş" olmaya kalkan "ayaklar" gerisin geri yerlerine döner.
Tarih bu tür isyan ve terörize olaylarla dolu. Fikir ve düşünce, fiillerin lokomotifidir. Fikir olmadan hareket olmaz. Davranışların görünmez dünyasıdır düşünceler.
Terörün alt yapısını da fikir ve düşünceler oluşturur. Fikirler idealleri, idealler de ideolojileri meydana getirir. Fikir ve düşünce iyi niyetle kullanılırsa faydalı, kötü niyet ve amaçla kullanıldığında ise zararlı hareketler olarak karşımıza çıkar. Elindeki bıçağı ekmeği doğramak için de kullanırsın, insan öldürmek için de. Tercih kullanan kişiye ait...
Muhtelif gerekçelerle ortaya çıkan tehdit, ideolojisi ve rengi ne olursa olsun, devleti yönetenler itidalini muhafaza edecek ve gerekli önlemini alacaktır. Almalıdır da.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



