Bir kere gaflete ve atalete tutulunca musibetlerin de ardı arkası kesilmiyor. "Ensesine vurup lokması alınan" bir mazlum durumuna düşen İslam dünyası, sanırım hiç bu kadar garip, hiç bu kadar perişan bir duruma düşmemiştir tarih boyunca. Her yönden gelen tokatlar ve her alanda yaşanan başarısızlıklar, felaketler de giderek kanıksanıyor, ataleti ve gaflet halini daha da pekiştiriyor maalesef. Artık ucuz çıkışların ve tepkilerin bile "zafer" olarak algılanmasıyla yetinen insanlar topluluğundan müteşekkildir İslam âlemi. Başkalarının acısına ve ıstırabına kuru gözyaşları dökmekten öte, gerçek manada, somut tedbirler almanın sözünün bile edilmemesi normal bir hal olmuştur. Kendisini her daim mazlum göstererek mazlum kelimesini bile utandırmış, katliamın, zulmün tabir-i caizse kitabını yazmış olan İsrail'e karşı İslam âleminde gösterilen en büyük tepki ipe sapa gelmez ve içi tamamen boş bir "van minüt" komedyasıdır, ki varın anlayın perişanlığımızı. Sanki ekonomik veya siyasi manada bir yaptırım yapmalarına engel olan vardı bu ülkede, yapmadılar işte.
İslam dünyasına bakış ve takınılan tavırlar konusunda ebedi bir ön yargı ve taraf olma halinde olan Batı medeniyetini halihazırda sayıyoruz zaten. Kendisini İslamiyet karşıtlığı üzerinden konumlandırdığını, yüzyıllardır buna göre pozisyon aldığını da bire bir yaşamış bir uygarlığın varisleriyiz. (Sanırım bu varislik durumumuz yüzündendir bütün bu savurganlığımız ve her konudaki cepten yeme alışkanlığımız) Aslında, dünyanın birçok yerinde Müslüman olmanın ağır bedelini ödeyen insanlar yaşıyor ve onların acıları, yaşadıkları zulümler de ayyuka çıkmadan, birkaç bini ölmeden kimsenin de aklına düşmüyorlar maalesef. Çin'in senelerdir devam eden zulmüne rağmen (ki Çin sistematik ve sabırla uyguladığı işkenceleriyle nam salmıştır tarihte) mavi ay-yıldızlı bayraklarını dalgalandırmaya devam eden, gönüllerinden İslam aşkını eksik etmeyen Uygur Türklerinin yaşadığı vahşetle, zulüm altındaki Müslümanlar antolojisine bir sayfa daha eklenmiş oldu. İşin ilginç kısmı da, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı'nın Çin seyahatinden birkaç hafta sonra böylesi bir katliamın yaşanmasıdır. Maksat, bu noktadan bile bir "muhalefet cevheri" çıkarmak değildir. Ancak, ortada da vahim bir "kaale alınmama" vakası bulunmaktadır.
Türkiye'nin Çin ile (diğer tüm ülkelerle olduğu gibi) elbette ki ekonomik ilişkileri olacaktır. Bu görüşmelerde, dünyanın büyüyen ekonomik gücü olarak Çin ile işbirliğine gitmek, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi vs. tarzında konu başlıklarının görüşülmesi de normaldir. Uluslararası ilişkilerde aslolan "karşılıklı menfaatler"dir ve biraz da popülist olan bir yaklaşımla, "çıkar varsa ilişki de vardır" diyen pragmatiklere de rastlanır. Ancak, biz bu kadar "pragmatik" olma taraftarı değiliz. Bir ülkenin en temel önceliklerinden birisi ekonomik çıkarlardır, ancak bütün diğer önceliklerden üstündür de denemez. İşte bu noktada, ekonomik ilişkiler yanında Türkiye'yi ilgilendiren bir diğer konunun Doğu Türkistan olduğunu da sağır sultan bile biliyor artık. Nitekim Cumhurbaşkanı bölgeyi de ziyaret etmiş, hatta camiye gidip Kur'an-ı Kerim bile dinlemişti. Dönüşünde de Çin'den yolcu uçağı alınacağına dair çıkan haberlere bakılırsa, gezinin ve temasların iyi geçtiği anlamı çıkacaktır. Elbette, temasların iyi geçmesi de iletilen taleplere olumlu yanıtlar alındığı manasını da içerecektir. Gelin görün ki, aradan birkaç hafta bile geçmeden böylesi bir katliamın yaşanmasına ne demeli peki? Pek bir hevesle gezinin faydalı olduğundan bahsederken bu yaşananları nereye koymalı? Ülke olarak dış politikada hiçbir ağırlığımızın kalmadığına, söylediğimiz sözlerin kimselerin nazarında değerinin olmadığına mı, yoksa yitip giden insanlara mı yanalım? Bu ülke, yüzüne gülüp de arkasından her türlü düşmanlığı yapanlara karşı tedariklidir. Ama bu yaşananlar, karşı tarafın bize karşı algısının "üçüncü dünya devleti" bağlamında olduğu izlenimi veriyor ki, dış politikanın son 7-8 senelik seyrine bakınca pek de anlamsız gelmiyor.
Ele avuca gelen, yeri geldiğinde acıtan bir takım tepkiler ve tedbirlere başvurabilmek yetisi, bir bakıma "büyük devlet" olabilme hasletiyle yakından ilgili gibi. Hareket tarzınızı ve alanınızı, tamamen "dengeleri bozmama"ya, mevcut yapıya karşı gelmemeye, "sistem"le uyumsuz gözükmemeye, yani konjonktür dalgalarına karşı yüzmemeye odakladığınız zaman yanlışı düzeltmekle de, bir şeyleri değiştirmekle de pek ilgili değilsiniz demektir. Dünya Uygur Kurultayı Başkanı'nı 2006 ve 2007'de Türkiye'ye sokmamakla da bunu göstermişsiniz zaten. Çok değil, 5-6 ay önce İsrail'e gösterilemeyen tepki (Davos tuluatı hariç) zalimi biraz daha güçlü kıldı, bizi daha da gaflete sevk etti. Geçen günler, birçok şey gibi Gazze'yi de unutturdu birçok kimseye. (9 Temmuz tarihli yazısında M. Ali Birand, İsrail'in ne kadar güzel bir "şey" [Evet, yazım yanlışı yok. Ülke değil, "şey" bence] olduğunu, gösterilen tepkilere anlam veremediğini yazmış mesela) Doğu Türkistan'da yaşananlar da, kuru birkaç tepki, hamasi birkaç nutukla unutulur gider. Geriye ülkeler arası "karşılıklı çıkarlar" kalır, onlar baskın çıkarlar her zamanki gibi. (Bu arada, birkaç "yandaş" medya mensubu da, her zamanki sevimsiz ve sırnaşık üsluplarıyla Başbakan'ı Çin' karşı "van minüt" demeye, yani "kahramanca" ama içi boş bir tepkiye çağırıyordu. Bu meseleden de kendilerine bir paye ve rütbe çıkarma seviyesizliğini es geçmeyenler oldu yani) Halbuki, elinizde iyi-kötü bir fırsat vardır.
Misal, ilk akla gelen Çin mallarının (ki kalitesizdir her şeyden önce, sağlıksız koşullarda üretilir. Dolayısıyla hastalık saçar ve yerli sanayiye darbe indirmektedir) yüksek gümrük tarifeleriyle engellenmesidir. Veya ithalinin yasaklanmasıdır. Ağır olsa da, uygulamada son nokta olsa dahi bir tedbirdir. Kuru sözlerle geçiştirilen nice zulüm gibi bu da gaflet ve atalet sicilimize eklenecektir. Bakarsınız, her şey unutulunca da o Çin malı uçaklar da alınmış, Çin'le artan ticaret hacmimizden övgüyle bahseden cümleler kirletiverir olmuş beynimizi. Olmaz demeyin, daha berbatlarıyla karşılaştığımızı siz de hatırlayacaksınız. Peynir gemisinin kaptanlığına devam edeceğimizden korkarım.
Not: Başbakan'ın bir gezi esnasında, parti otobüsünden çocuklara "Çin malı" oyuncak dağıtması ne kadar da manidar!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



