Hiç başka derdimiz kalmadı ve şimdi de kafayı çalışma saatlerinin uzamasına ve hafta sonu çalışmanın resmileşmesine taktık. OECD rakamlarına göre en çok çalışan 8'inci ülke olduğumuz gib verilerin de herhangi bir önemi yok zaten. Resmen bir şehir efsanesine dönüşen "çok çalışmalıyız" trenine bindik, gidiyoruz. Dişe dokunur bir ürün ortaya koymadıktan sonra çok çalışmanın faydasını ise konuşan yok.
Enerji Bakanı'nın kamuda çalışanlar için mesai saatlerinin sabah 06-07 gibi başlaması ve cumartesi günleri de çalışılması fikri, klasik olarak her daim siyasi iktidarla aralarının bozulmamasına özen gösteren, önem veren ve tabir-i caizse nabza göre şerbet vermenin dehası haline gelmiş Türk iş dünyasından kabul gördü. Bunda şaşılacak hiçbir şey yok tabii ki. Bazı gazetelerin konuyla ilgili olarak yaptığı haberlerde görüş belirten iş adamları sabahın köründe kalkıp işbaşı yaptıkları gibi gayet klasikleşmiş ifadeler kullandılar. Arada, günlük çalışma saatlerinin de arttırılması ve cumartesi çalışmasına da göz kırpanlar oldu. "Pazar günü de çalışılsın" şeklindeki müthiş önerileri ise es geçelim şimdilik.
Bir patronun daha fazla kazanç sağlamak adına daha fazla çalışmayı talep etmesi kendine göre tutarlı bir davranış sayılabilir. Ancak, herhangi bir kapitalistten biraz farkımızın olması da gerekiyor. Çalışan insanların da bir hayatları olduğu, dinlenmeye ve ailelerine zaman ayırmaya ihtiyaç duydukları gerçeklerini görmezden gelmemek lazım. Bir patronun, sabahın 6'sından gecenin 23'üne kadar çalışmasıyla, bir çalışanın sabahın 7'sinden akşamın 6'sına kadar çalışması aynı şey değildir. Emek harcayan insanların mesaisiyle, işverenin mesaisini bir tutmak kadar yanlış bir karşılaştırma olamaz.
Türkiye'de, özel sektörün büyük kısmında cumartesi günü çalışılıyor halihazırda. Çoğunda da ilave bir ödeme söz konusu olmuyor. Kamunun da cumartesi günleri, yarım gün dahi olsa, çalışması, özel sektöre Pazar gününün de yolunu açacaktır. Burası Türkiye ise, bu kaçınılmaz olarak gerçekleşir. Çalışanların da birer insan olduklarının giderek unutulması sonucunu da doğurması kaçınılmazdır. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi (bununla birlikte özlük haklarının da tabii) konuşulacağı yerde "daha fazla çalıştıralım" üzerine kafa yoruluyor. Arz yönlü iktisat işte, daha ne olsun.
Sabahın erken saatlerinden akşamın karanlığına kadar tüm dünyası işyeri olan insanları, daha da büyük bir mengenenin kolları arasına itmektir bu teklif. Bu teklife "hayır" diyebilecek patron, kapitalizmi içselleştirmiş olanlar arasından çıkmaz elbette. Aynı, kendisi siftah yapıp komşusu yapmamışken, kendisine gelen müşteriyi komşusuna yönlendiren çıkmayacağı gibi artık. Ekonomiden bahsederken sadece kar, zarar, verimlilik, üretim, bilanço, daha çok çalışma vs laflarını edenlerin biraz da "insan" faktörünü hesaba katmaları gerekir. Verimlilik artışını sadece kol gücünün daha da fazla işlemesinde aramak kaba bir yaklaşımdır.
Türkiye'de tamamen bir "şehir efsanesi"ne dönüşmüş bir konudur "çok çalışma" meselesi. "Gelişmemiz, kalkınmamız için çok, daha da çok çalışmalıyız" gibi laflar edilir daima. Ancak, çok çalışmak kadar verimli çalışmanın da gerektiği es geçilir. Belki de, saat olarak çok çalışmaktan ziyade verimli çalışmanın gerek olduğu atlanır. Verimli çalışmanın yanında ürettiğiniz mal ve hizmetin katma değerinin yüksek olması da gerekir. Bir aylık üretiminizi dışarıdan teknoloji ürünü tek bir malı almaya veriyorsanız, üretim yaptığınız alandaki çok çalışmanız çok da fayda getirmez sonuçta.
Sözün özü, emekleriyle ve alınterleriyle sabahın köründen akşamın karanlığına kadar çalışan insanlar, sadece ve sadece hayatlarını idame ettirmek ve çoluklarına, çocuklarına iyi-kötü bir hayat sağlamak için uğraşmaktadırlar. Kimse fırsatını bulup da kaytarayım derdinde değildir, ancak çalışmanın da insani bir ölçüsünün olması gerekmektedir. İnsanları salt çalışan makineler gibi algılayıp "ne kadar çalıştırsak kardır" zihniyetiyle bakmak, sermaye sahiplerinin servetlerini katlamaya yarar sadece. Her nedense, fedakarlık ve kemer sıkma söz konusu olunca hep çalışanlar, ücretliler, dar gelirliler, velhasıl-ı kelam alt ve orta sınıflar akla geliyor. Fazla çalışmaya dünden razı olan işadamları, patronlar, acaba kendi lükslerinden, rahatlarından hiç feragat ederler mi?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



