Küreselleşme sürecinin en önemli unsurlarından biri teknoloji, diğeri de finans. Bu iki güce sahip olan ülkeler, çok büyük rekabet üstünlüğü elde ediyorlar, küresel etkinliklerini artırıyorlar.
Finans piyasalarının küreselleşmesi, zaten ekonomik olarak önemli bir güce sahip olan ülkelerin varlıklarını daha da artırmalarına imkan tanıdı. Finans piyasalarının birbirine entegre olması, paranın dünyanın bir ucundan diğerine çok kolaylıkla akması, paradan daha çok para kazanabilmenin yolunu açtı.
Finansal küreselleşme, ekonomik olarak güçlü olan ülkelere aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerin finansal araçlarına, bankalarına sahip olma fırsatı da tanıdı.
Gelişmekte olan ülkelerde şu propaganda yapıldı: Artık küreselleşme vardı, sınırlar kalkıyordu ve yabancı sermayeye kapıları sonuna kadar açmak gerekiyordu!..
Bu rüzgârdan Türkiye de derinden etkilendi.
Önce kamunun elindeki bankaların bazıları "özelleştirme" adı altında elden çıkartıldı. Daha sonra özel sektöre ait bankaların yabancı sermayeye satılması özendirildi.
Türkiye, bankalarını yabancılara satarak daha fazla küresel sürece uyum sağlayacağını sandı.
Bankacılık sektöründeki dağınıklığı toparlamak, çağdaş hukuki düzenlemeler getirmek, güven unsurunu inşa etmek ve üretimi teşvik edecek bir bakış açısı kazandırmak yerine, bankacılık sektörünün neredeyse yarısının yabancı sermayeye satışına seyirci kalındı.
Sanki bankalar yabancıların eline geçince sorunların tümü çözülecekti, finans sektörü rahatlayacaktı!
Finans sektörünün yabancıların eline geçmesine başından beri karşı çıktık, belirsizliğin hüküm sürdüğü böyle bir uluslar arası düzende paramızın yönetimini yabancıların eline vermemizin akıllıca bir iş olmayacağını çok yazdık.
Bugün geldiğimiz noktada ülkemizin bankacılık sektörünün yarısı yabancı sermayenin elinde. "Efendim bunun ne sakıncası var?" diyenler olabilir, onlara da Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in kriz döneminde bankacılık sektörünün nasıl davrandığı ile ilgili şu sözlerini hatırlatmak isterim: "Kriz döneminde Türkiye'de bankacılık sektörü krizin etkilerini sınırlamada fazla bir rol oynamadı. Ortalık toz dumanken, bankalar tipik reaksiyonu gösterip çok temkinli bir patikada işlerini yürüttü. Böyle olunca krizin etkileri daha da derinleşti..."
Bakanın söylediklerini biraz daha açalım isterseniz: Küresel kriz tüm dünyayı kasıp kavururken, doğal olarak Türkiye de bundan çok olumsuz etkilendi. Reel ekonomi, üreten kesim, işadamı, esnaf ciddi kayıplarla karşı karşıya kaldı... Böyle durumlarda ilk imdada yetişecek olan kurum bankalardır; Kredilerin tarihinin ertelenmesi, yeni uzun vadeli kredi temini ve diğer pekçok kolaylık sağlanır ki, üretimin çarkları durmasın, reel ekonomi içine girdiği krizden kolaylıkla çıkabilsin.
Bakan'ın söylediklerinden anlaşılır ki, bankalar kriz döneminde parmaklarını dahi oynatmamışlar! Üreticiye vermeleri gereken desteği vermemişler, kötü günlerinde çalışanın, üretenin yanında olmamışlar.
Biz de zaten tam da bu nedenle finans fiyasalarında/bankacılık sektöründe yabancı sermaye hakimiyetine karşı çıkıyor, paranın yönetiminin sanıldığından çok daha stratejik bir değer olduğunu vurgulamaya çalışıyorduk.
İlk krizde yabancı sermayenin sahibi olduğu bankalar, Türkiye'nin yanında yer almadılar. Kendi çıkarlarını düşündüler, kendilerini kurtarmaya baktılar.
Peki, biz bu acı gerçekten ders alacak, para yönetiminin aslında ülke yönetimi anlamına geldiğini artık öğrenebilecek miyiz?
Ve yabancılara kaptırdığımız paramızın yönetimini nasıl geri alacağız?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



