Cendere Daralıyor:Genelde, “Türkiye kıskaç içinde” derdim, ama bugün artık “Türkiye, cendere içinde” diyeceğim. Cendere, vücudu saran ve her taraftan birden baskı yapıp, acı veren bir alettir. Kısaca, bu bir işkence aletidir. Bu terim maddi ve manevi olarak da kullanılabilir. Bugünlerde Türkiye’ye tek taraflı değil, çok taraflı baskı ve dayatma uygulanıyor. Her yerden yapılan taciz ve baskılar altında halk adeta boğuluyor. Doğru dürüst düşünüp, muhakeme etme imkan ve takatı kalmıyor. Bütün bu olanlar asla tesadüf değildir. Bunlar sistemli bir psikolojik savaşın parçalarıdır.
Güney Kıbrıs’ı tanımamız için baskı son derece arttı, bu arada KKTC’deki eski Rum mallarının iadesi için Talat hükümeti çok acil bir şekilde ve Türkiye hükümetinin de teşvik ve baskısı ile bir kanun çıkarttı. Kıbrıs’ın elden çıkartılması yavaş yavaş ve hukuki yollarla gerçekleştiriliyor. AB memnun.
Ekümenlik ve ruhban okulları konularında inanılmaz baskılar yapılıyor. Türk entelektüelleri, Avrupa da çeşitli toplantı ve konferanslara davet edilerek adeta bu konuda ikna ediliyorlar, yumuşatılıyorlar. AB güzel çalışıyor.
Orhan Pamuk davası günün en büyük olayı haline getirildi. Avrupa Orhan beyi nasıl savunacağını bilmiyor ve “AB ile ilişkileriniz tehlikede, bu kafa ile hiçbir yere giremezsiniz” diye tehditler savuruyor. Anlayacağınız, AB ilişkilerimiz Pamuk ipliğine bağlı.
Van Üniversitesi olaylarını hiç hafife alınmamalıdır. YÖK’ün katkısı ve rektörlerin protestosu da kseinlikle gözden kaçmamalı. Hatta bu grup, memnuniyetsizliklerini ifade için cendereyi biraz daha sıkıştırdı. Haberlere göre, Gaziantep Üniversitesi’ndeki mescitler, depo ve sigara odasına çevirildi. Ne de olsa, AB ölçülerine uyuluyor.
Karşıt Görüşlü Sözde Ermeni Soykırım Konferansı yaptırıldı. Hatırlarsanız, hükümetin teşviki ile Bilgi Üniversitesi’nde yaptırılan bu toplantıya milli davayı bilen ve savunan tek bir akademisyen veya yetkili şahış davet edilmedi. Hatta, Türk Tarih Kurumu Başkanı bile içeri alınmadı. AB yetkilileri durumdan çok memnun kalmışlardı. Herhalde bazıları için mühim olan da bu idi.
Şemdinli Olayları asla hafife alınmamalı. Her ne hikmetse suçlananlar, tüm delil ve göstergeleri olay yerinin karşısında bırakıp “kaçmışlar”. Fırsat bu fırsat, AB genel sekreteri açmış ağzını, yummuş gözünü ve Türk Ordusu’na iyice yüklenmiş. Kimse de birşey dememiş, ne de olsa AB’yi kızdırmamak gerekirmiş.
Ne olacağını düşünüyorlar veya zannediyorlar?
* Bu gidişle Türkiye gittikçe güçden düşecek. Prestiji kırılacak ve özgüvenini kaybedecek... mi?
* Özgüvenini ve iç hasassiyetlerini kaybeden bir toplum, başı eğik, boynu bükük olacak ve zaafa uğramaya başlayacak...mı?
* Yargısına, kültürüne, dini hasassiyetlerine, toplumuna, ekonomisinin tümüne baskı uygulanan ve müdahale edilen bu toplum, yavaş yavaş egemenliğinden vazgeçecek...mi?.
* Kapitülasyonlar çaktırmadan başlamış olacak....mı? Hani 1900’lerin başında, Osmanlı’nın tüm zenginlik ve hareket kabiliyetine el koyan, Avrupa kapitülasyonları şimdi de İkinci Kapitülasyonlar olarak geri gelecek...mi?.
* Kapitülasyon kelime olarak baş eğdirmek anlamını taşır. Şu anda Türkiye’ye baş eğdirilmek ve hatta diz çöktürülmek istenmektedir. Bu durum kabul edilecek mi?
* Avrupai “söz ifade hürriyeti” uygulamak uğruna Milli değerlerin çiğnenmesine göz yummamız istenmektedir. Sonunda Avrupalılar,“Gördünüz mü, Orhan Pamuk’a bir şey yapamadılar, zaten Ermeni ve Kürt konusunda hiç söyleyecekleri söz yoktu ki, işi uzatmadan davayı düşürüp, zor durumdan kurtuldular” diyecekler. Bundan sonra da, bu hiç bir çalışma ve araştırmaya dayanmayan Pamuk töhmetleri resmen kabul edilmiş, mahkemede ispatlanmış deliller olarak aleyhimize kullanılacaktır. Bunlara acaba tahammül edilecek mi?
* Zaten Oyak ile ortak olur olmaz, Fransız AXA şirketine 17 milyon Euro tazminat ödeten Ermeniler, dolaylı hukuk kararları ile bir emsal teşkil ettirerek, Türkleri hukuki çevirme hareketine tabi tutmuşlardır. Hâlâ bizim enteller arasında “canım, büyütmeyin o kadar, bu iki şirket arasında bir olaydır, bizi ilgilendirmez” diyecek kadar rahat ve hoşgörülü olanlar var. Bu böyle devam edecek mi?
Sonuç:
Bizden aşırı toleranslı olmamız isteniyor. Kızmayacakmışız. Yüksünmeyecekmişiz. Yapılan aşağılamaları sadece, fikir ifadesi hürriyeti olarak kabul edecekmişiz. Kısacası, Avrupalı olabilmek için “yüzsüzün teki, haysiyetsiz biri” olmamız gerekiyormuş. Milliyetçilik ve dini-kültürel hasassiyetler ise 21. yüzyıl insanına yakışmazmış!!
Peki, bize bu telkinleri yapanlar, bizlere karşı böyle mi davranıyorlar? Tabii ki, Hayır! Avrupa’da EUROBAROMETER denen bir araştırma merkezi var. Bu hafta açıklanan son bulgulara göre Türkiye’nin AB’ye girişini isteyenlerin oranı düşe düşe yüzde 31’e gerilemiş. Bazı ülkeler, Avusturya gibi yüzde 45 oranında net olarak “istemiyoruz” demişler. Kıbrıs Rum kesimi ve Yunan halkının yüzde 80’i kesinlikle hayır demiş.
Hükümet yetkilileri ise hâlâ “AB’ye gireceğiz” havasındalar. Acaba yabancı basını hiç mi okumuyorlar? Bazı medya kuruluşları ise, “Yabancı Damat” tipinde acaip, utanç verici diziler yaparak, sokak ağzı ile tam bir “yalakalık içinde” Yunanlıları halkımıza güzel göstermeye çalışıyorlar. Sebebi ne? Hala AB’ye girmek hayali ile nerede ise herşeyden vazgeçmek üzereyiz. Neden?
Acaba toplum olarak bu cenderenin baskısına dayanamayarak, “toplu cinnet mi” geçirmeye başladık?
Yoksa, hiç “milli gurur ve izzet-i nefis” kalmadı da uşaklık etmeye mi razı olduk?
Bu kadar aşağılanarak, bunca maddi ve manevi değeri kaybederek, nereye varacağımızı merak ediyorum. Bunun liderliğini yapanların da bizleri nereye götürdüklerini merakla izliyorum. Mehmet Akif’in sözleriyle bitireyim:
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için, geçmise kalkıp sövemem...
Bu tesbitleri yaptıktan sonra, bir kararı ve sonucu da açıklamak gerekmektedir:
Tüm düşman mihrakların umduklarının hiçbirisi olmayacaktır.
Bizler içimizdeki özgüven ve sağduyu ile bu tuzaklara düşmeyeceğiz. Akıl, bilgi ve cesaretimizi kullanacağız.
Eğilmeyeceğiz. Ezilmeyeceğiz. Elbet bu psikolojik savaştan da zaferle çıkacağız.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



