Sultan Mahmud'un vefatına sebep olan iki hadise vardı: Birincisi Nizip Bozgunu, ikincisi Verem hastalığıydı. Hastalık içinde bocalarken oğlu Abdülmecid'i yanına çağırdı. İniltiye benzeyen bir sessizlik içinde ona şu cümleleri fısıldadı:
"Oğlum! Allah seni berhudar etsin. Sana devleti ve milleti emanet ediyorum."
Çok geçmeden sert, öfkeli bir padişah olan II. Mahmud Çamlıca'daki Esma Sultan Köşkü'nde son nefesi vererek öte âleme göçüp gitmişti.
Sultan Abdülmecid, babasının vefat ettiği gecenin sabahında Topkapı Sarayı'ndan Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran'dan zaferinden ganimet olarak getirdiği Şah İsmail'in zümrütlü tahtına oturmuştu. Ne var ki -Mustafa Ragıp'ın belirttiği üzere- tahta otururken çok mutlu ve sevinçli değildi. Yaşı on yedi olmasına karşın hastaydı. Çünkü biat merasimi gerçekleşirken hançeresini yırtan kanlı öksürüğü fark ettirmemeye çalışıyor, öksürüklerini keten mendiliyle engellemeye çalışıyordu.
Sultan II. Mahmud, oğlu Sultan Abdülmecid'e, yalnız devleti ve milleti değil, verem illetini de miras bırakmış ve "emanet" etmişti.
Bu genç Padişah on yedi yaşında çıktığı tahtı otuz sekiz yaşında bıraktı. Hastalığı veremdi verem olmasına karşın ne var ki, işret onu hayatını zorlayan bir başka etken olmuştu. Sonunda vereme yenik düşmüştü.
Sultan Aziz ise Hüseyin Avni Paşa'nın başını çektiği paşalar tarafından boğularak öldürülmüştü. Babasının tahtına göz diken V. Murad, babasının hastalığı sırasında onun yanına hiç uğramamıştı. Çünkü Babası kendi yerine amcasını varis olarak seçmişti. Fakat bu süreçte V. Murat da babasını yaşantısıyla mumla aratmıştı.
Abdülhamid'e gelince, çoğu tabibe taş çıkartacak tıp bilgisine sahipti. Yine Doktor Atıf Hüseyin'in belirttiğine göre, onunla tıp konularında uzun uzun mülahazalarda bulunurdu. Nitekim bahsi geçen doktorun hatıratı okunursa bu açık biçimde ortaya çıkar. Sabık Sutan II. Abdülhamid'in vefatı ise aynı hatıratta şöyle konu edilir:
"Saat 2.45 beni çağırdılar. Hakanın yanına gittim. "Iztırabım geçmedi. Göğsüme kanlı hacamat yapınız. Haydi, çabuk diğer doktorla kesiniz." dedi. Ben dışarı çıktım. O sırada Şehzade Selim Efendi geliyor" dediler. Bir taraftan doktorları hastaneden çağırmaya haber gönderdim. Diğer taraftan Şehzade Selim Efendi'yi istikbal ettim. Pederim nasıldır sualine, ağırdır cevabını verdim. Nesi var söyleyiniz! Tafsilat veriniz... İçeriden beni istedikleri haberi geldi. Efendimiz bayıldı sözleri kulağıma çalındı. Harem dairesine gittiğim vakit orada bir fevkadelik, bir heyecan, bir karışıklık başlamış idi. Alelacele hakan-ı sabık Abdülhamid Sani'nin yatak odasına vardığımda tam zevali, ba'de'z-zuhur üçte Abdülhamid-i Sani irtihal etmiş bulunuyordu... Etraf zaten akşamdan beri soğuk idi. Fakat Padişahın yüzü, vücudu henüz sıcak idi..."*
Sultan II. Abdülhamid'in II. Meşrutiyet'ten sonra hal edilmesi üzerine yerine yaşlı şehzade Sultan Reşad geçmişti. İmparatorluğun en zorlu günlerinde çok iyi niyetli olan Sultan Reşad'ın geçmesi, dâhiyane bir siyaset güden Abdülhamid'den sonra bir zafiyet oluşturmuştu. Sultan Reşad bunu kapatamadı. Devlete paşalar egemen oldu. Osmanlı'nın "iyi niyetli çocukları olan paşalar" on yıl gibi bir sürede devletin sonunu getirdiler.
Sultan Reşad çok dürüst ve çok takva sahibi birisi olmasına karşın, yaşlı olması ve yönetim hususunda yetince maruf olmaması paşaların istedikleri gibi at oynatmalarına imkân verdi. Dokuz yıllık süre içerisinde yönetim zafiyeti Osmanlı devletini çöküş sürecine iyice hızlandırdı. Sonunda yaşlı padişah da hastalanmış, fakat son anlarında iyileşme temayülü görülmüştü. Onun kısmi olarak iyileşmesi saray muhitinde ve hükümet erkânında ümit ve sevinç oluşturmuştu. Fakat bu hava uzun sürmedi. Padişah'ın tekrar fenalaştığı görüldü... Tedaviye memur olan bütün hekimler, Sultan Reşad'ın başı ucunda birikmişlerdi. İki saat evvelki ümitli vaziyetin bir "ölüm iyiliğinden" başka bir şey olmadığı anlaşılmış, "şeker arazı" şiddetlenmiş, hararet 39,5 dereceye çıkmıştı. Bu bakımdan hastanın vaziyeti çok vahimdi ve artık Sultan Reşad'da "koma" hâli başlamıştı.
Sultan Reşad'ın can çekiştiğini öğrenen Vahideddin Efendi ise Çengelköy sırtlarındaki köşkünde kendisine cülûs tebliği için her an bir heyetin gelmesini beklemeye başlamıştı.
"Artık güneş kaybolmak üzere idi. Hastanın başucunda bulunan hekimler Osmanlı meşrutiyet devrinin birinci padişahının solmuş dudaklarını kımıldattıktan sonra nefesinin kesildiğini gördüler..."
Talat Paşa'nın başında bulunduğu heyet Vahideddin'in karşısına çıktılar. Saat 17.10'da Sultan Reşad'ın ruh-i mübareklerini teslim ettiğini söylediler ve onu tahta davet ettiler. Yeni Padişah, eliyle cebindeki mendili çıkararak gözyaşlarını sildi... Sonra Sultan Reşad'ın Eyüp Türbesi'ne defini ve biat merasiminin Topkapı Sarayı'nda yapılması emrini verdi...
Ölüm hayatla iç içe. Ölüm gelse de hayat devam ediyor. Geçenlerde bir tanığım kızını evlendirmenin mutluluğunu yaşarken, nikâha birkaç saat kala ağabeyini kaybettiğinde öyle demişti: "Ölüm hayatla iç içe..." Kızına fark ettirmeden nikâhı kıyıp, oradan ağabeyinin cenazesine koşmuştu. O arkadaşla telefonla konuşurken ne söyleyeceğimi şaşırdım. Mutluluk ve acı... Bir yandan iki dünyada saadetler dileyip, bir yastıkta kocasınlar derken, bir yandan da Allah rahmet eylesin, Allah mekânını cennet eylesin... gibi ifadeler biri birine karıştı... Sonra düşündüm de bu olağan bir hadiseydi. Mademki hayat ve ölüm iç içeydi, kelimelerin birbirine karışması da olağan bir hadiseydi...
Osmanlı'da yukarıda ölümlerinden bahsettiğimiz koca padişahlar bile öte âlemde yerlerini aldılar. Hâsılı, ölüm ne makam dinliyor ne de mevki... Önemli olan öteye hazırlıklı olmak... Ne var ki, modernleşen dünyada "öte" konusunda da gittikçe fakirleştiğimiz bir gerçek...
* Geniş bilgi için bkz. Âtıf Hüseyin Bey, Sultan II. Abdülhamid'in Sürgün Günleri, Haz. M. Metin Hülagu, Timaş Yayınları, İstanbul 2010.
** Bkz. MustafaRagıp Esatlı, Saray ve Konakların Dilinden Bir Devrin Tarihi, Haz. İsmail Dervişoğlu, Bengi Yayınları, İstanbul 2010.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



