Televizyonlarda defalarca izledik. İnternette tıklanma rekorları kırmış. Bursa'nın Orhangazi ilçesinde bir İlköğretim okulunda sınıf başkanlığını paylaşan iki yumurcak döktürdükçe döktürüyor.
Öğretmenleri tarafından kameraya alındıklarının farkında olan sınıf sonuna kadar bu gösteriye katılıyor. Öğretmenin hakkını yemeyelim. O da verdiği gazlarla oyunu başarıyla yönetiyor. İki sevimli yumurcak sınıfta karşılaştıkları problemleri öyle yüksek bir performansla anlatıyorlar ki bir anda hızlarını alamayıp kendilerini memleket meselelerinin içerisinde buluveriyorlar.
Çocuklardan biri ailesinin nasıl kıt kanaat şartlarda yoksullukla mücadele ederek yaşam sürdüğünü büyümüş de küçülmüş edasıyla anlatıyor.
Ertesi gün bir televizyonun Show programında görüyoruz bu iki çocuğu. Boylarından büyük sözler söylüyorlar burada da. Çocuklar art arda verilen gazlarla laf ebesi daha doğrusu konuşma makinesi haline getirilmiş sanki.
Öğretmeninin programa katılmasına izin verilmediği için valiye ağzına geleni söylüyor yoksulluktan şikâyet edeni.
Programcı küçük kızın ağzını kapamasa kim bilir daha neler söyleyecek.
Ne yalan söyleyeyim, bu iki çocuğu ekranlarda izlerken şaşırmaktan öte korktum.
Dizlerimin bağı çözüldü. Çocukların vaktinden evvel büyümesi bir felaket...
Daha ağzı süt kokan çocukların çok çok iddialı cümleler kurmaya çalışarak büyüklere ait dünyanın ağırlığını cılız omuzlarında yüklenmeye kalkması toplum olarak bütün sorumluluk sahiplerini endişeye sevk etmelidir.
Birileri belki bu çocukluk ikliminden uzaklaşma durumunu 'Özgüven'le açıklayabilir. Oysa çocukluk kendine güvenme çağı değildir. Zaten çocuklar bulundukları fıtrat zemininde güven içerisindedirler.
Son zamanlarda eğitimcilerin dilinden düşürmedikleri 'özgüven' kelimesi ne yazık ki büyük-küçük dengesini altüst eden pervasızlıkla karıştırılmaktadır.
Nereye gideceklerini bilmeyen özgüven seyahatin biletsiz yolcuları ilk mola yerinde indirileceklerini bilseler hiç ilk kalkan otobüse binerler miydi dersiniz?
Camilere ibadethane statüsü
Bir şeyi insan gönlünü hoş etmek amacıyla yaparsa o eğlence olur.
Çalışma sonucu, hayatını kolaylaştırmak için teknik ve pratik faydalar gözeterek yaptığınız şeylerin adına iş denir. Laf olsun diye ortaya koyduğunuz her şey oyalanmadan ibarettir. Bedii zevkler ve estetik heyecanlar için yaptığınız şeylere 'Sanat' denir.
Bağlanıp içselleştirdiğiniz, mevcudiyetinizi feda etmeye hazır olduğunuz bir şey için yaptıklarınızın bütününe ise ibadet denir.
İmkânlar her zaman mekânların üzerinde seyreder.
Kim ki içinde bağlanacağı şeye karşı hislerini hâlâ aynı sıcaklıkla sürdürüyor ve yitirmemişse nerede bulunuyorsa bulunsun ibadet halindedir. Zaten iç imkânlarını yitirmişse bulunduğu yer camii de olsa cem evi de o kişinin dilinin döndüğü, kalbinin çarptığı yer ibadethanedir artık.
Bir mekâna ibadethane statüsünü ancak orada aklını başına, kafasını kalbine cem edenler verebilir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



