Hemen her konuda olduğu gibi ciddi çalışmalar yapılmadan Turgut Özal döneminde büyük gayretlerle ülke gündemine sokulan “özelleştirme sevdası” Türkiye’yi feci bir ideolojik bombardımana tutmuştu. Bu bombardıman ekonomi ağırlıklıydı. Halkımız birdenbire o güne kadar aşina olmadığı özelleştirme, konvertibilite, dalgalı kur gibi kavramlarla tanışmış, serbest piyasa ekonomisi adı altında kendine yer bulacak olan “yeni soygun dönemi”ne ilk adımını atmıştı.
Yaşı otuz beşi devirenler hatırlayacaklardır; 70’li yıllarda bu ülke bir cent’e muhtaç hale gelmişti. Öylesine bir perişanlık vardı ki; yağ ve tüp kuyrukları yurdun dört bir yanını sarmış, elektrikler yandığında derinden “oh be!” çeken insan manzaraları ortalığı kaplamıştı. Hal böyle iken enflasyonun 3 haneli olduğu bir ülkede krizden bunalan insanlar tabii olarak kendilerine nefes aldıracak bir çıkış yolu arar hale gelmişlerdi. Ve dolayısıyla Özal’ın bu yenilikçi ve devrimci söyleminin etkisinde kalan kitleler, sunulan programa kurtuluş reçetesi olarak sarıldılar.
Bunlara ek olarak da basında aniden boy gösteren eskinin sosyalistleri yeninin liboşları olan birtakım köşe yazarlarının serbest piyasa ekonomisi başta olmak üzere Özal’ın fikirlerine arka çıkmasıyla Türk halkının yapacağı bir şey kalmamıştı.
Bombardımama esir düştüler, ülkenin bunlarla kurtulacağını zannettiler. Aradan geçen uzun nevrotik yılların sonunda ise pek de birşeyin değişmediğini anladılar ama iş işten geçmişti.
Özal dediklerinin çoğunu kısa sürede yaptı, “bir koyup, üç alamadı” ama kendi deyimiyle kısa sürede ülkeye çağ atlattı. Ancak, başarısız olduğu birkaç küçük nokta kalmıştı. Enflasyonun düşürülmesi, orta direğin güçlendirilmesi, Türkiye’nin dünyanın önde gelen ekonomilerinden biri olması, hatta mümkünse Japonya’yı yakalaması ve özelleştirme…
Burada ilk maddeleri sizin engin ferasetinize bırakıp atlıyoruz, özelleştirmeye geçiyoruz. Türkiye’nin 20 yıllık geçmişi olan bir özelleştirme macerası var. Eldeki somut verilere baktığımızda da bunu görebiliyoruz. Belki eskiden sadece teorik anlamda bir tartışma yaparken, şimdi bu tartışmayı maddi delillere indirgeyerek yargıya varabiliyor, gerek mali gerekse sosyal açıdan değerlendirebiliyoruz. O halde önce maddi açıdan “özelleştirme” olgusunu irdelemeye başlayalım. Aslında pek çok yol alındı. Sümerbank, Et ve Balık Kurumu, SEK, Telekom, Etibank, birçok tekstil fabrikası ve adını duymadığımız birçok fabrika özelleştirildi, yine moda tabirle bazılarına “peşkeş çekildi”, “kıyak” yapıldı.
Bakınız, yapılan hesaplamalara göre, şu ana kadar yapılan özelleştirmelerden yaklaşık 10 milyar dolar gelir elde edildi. Buna karşılık Özelleştirme İdaresi için harcanan masraflarda bu kadar, yani 10 milyar dolar civarında. Yani, özetlersek 20 yıllık yoğun bir çabanın, yüksek dozlu tartışmaların, onca emeğin, devletin önemli kurumlarından vazgeçmesinin karşılığı, köylünün, çiftçinin, üreticinin perişan olmasının karşılığı sıfır net kardır.
Buradan şu çıkarımı yapmak mümkündür; yani bunca emek boşu boşuna ziyan edilmiş, binlerce çalışan boşu boşuna kapı dışına itilmiştir. Gözyaşlarını, bedduaları saymıyorum bile. Bir de devletin kasasına tek bir American doları bile girmemiştir.
Şimdi size anlatacağım şu özelleştirme örneği Türk ekonomisini yönetenlerin nasıl ferasetten, akıldan uzak oldukları belgeliyor.
Etibank, önce özelleştiriliyor ve şahıs şirketine devrediliyor. Devralan şirket, aldığı şirketin önce bütün varlıklarına ve öz kaynaklarına el koyduktan sonra “bu şirket zarar ediyor” diyerek devlete geri iade ediyor. (Yarın öbür gün bu tabloyu biz satışı Bakanlar Kurulu’nda onaylanan Telekom’da da görürsek hiç garipsemeyin) Devlet te hangi akla hizmet ediyorsa, özelleştirip para kazanmayı umduğu şirketini, tüm varlıklarını, tüm değerlerini, tüm kaynaklarını kaybetmiş olarak geri alıyor. Bu geri alınan şirket artık ölü bir şirkettir, bir daha satma imkanı yoktur, artık bitmiştir. Bunun en bilineni Etibank. Fakat ne yazık ki Etibank dışında da bu şekilde kaybedilen yüzlerce fabrika bulunmakta.
Başka bir durumda, üreticiyi, yani çiftçiyi, köylüyü koruyan, ona piyasada rekabet etme imkanı tanıyan, bunun yan etkisi olarak tüketicinin de bu malları ucuza temin etmesini sağlayan, SEK, EBK gibi KİT’lerin tasfiyesidir. Üreticiye destek olan bu kurumlar ortadan kaldırılınca, köylü piyasadaki dev tekellerin insafına terk edilmiş oldu. Pazar, yabancı sermaye ağırlıklı, bu şirketlerin eline geçince tüketici de bundan etkilendi, şehirlerde süt, et ve türevleri daha pahalı tüketilmeye başlandı. Bunun olumsuz bir yan etkisi olarak, köyde oturup üretim yapan bu insanlar özelleştirme sonucu yoksulluğa itilince, zorunlu olarak şehirlere göç etmeye başladılar. Şehirlerde zaten kötü olan yaşam koşulları daha da ağırlaştı.
Bakın, basit gibi gördüğümüz bir özelleştirme olgusu sonrası olanlar; köyde perişan çiftçi, köyünü bırakıp şehre göçenler, şehirlerde artan işsizlik ve hırsızlık olayları. Önemsemediğimiz, ciddiye almadığımız, basit bir olayın sonucu başımıza gelenler bunlar.
Sonuç olarak şöyle bir tablo karşımıza çıkıyor; devlet özelleştirme sonucu net bir gelir elde edememiştir, özelleştirme sonucu üretimde büyük kayıplar yaşanmıştır, köylü perişan edilmiş, şehirlere göç artmıştır, iddia edilen sermayenin tabana yayılması, daha verimli çalışan şirketler gibi savları özelleştirme savunucuları bile ağızlarına almamaktadırlar. Sanki böyle bir şey hiç yazılıp çizilmedi hiç konuşulmadı. Gerekli yenilemeler, yatırımlar özelleştirilecek diye yapılmadığı için kar eden KİT’ler şu an hurda görünümünde hasbelkader çalışmaktadır.
Özelleştirmeyi savunanların sanırım kullanacakları argüman kalmamıştır. Bu noktada geriye dönüp kayıpları telafi etmekte imkansızdır. Yapılacak şey bundan sonra dikkatli olmaya çalışmaktır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



