Ahmet Ertegün’ün, bir süre önce satın aldığı Türk televizyonunda, bütün gün ve gece süren bir özel program vardı. Ertegün “Efsane Türk” başlığıyla duyuruluyordu.
Orhan Pamuk için de bir televizyonumuz, onun Türkiye’ye dönüşünü “Hoşgeldin büyük Türk yazarı” sloganıyla duyurmuştu.
İnsan seviniyor tabii bu kadar çok büyük Türk’ümüzün varlığına. Orhan Pamuk için yeteri kadar yazmıştık, şimdi küçük bir yazı da Ahmet Ertegün için. Belki ilerde gene yazarım.
*
İş adamı Üzeyir Garih’in Eyüp’te, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın kabirleri başında öldürülüşünü hatırlarsınız. O zaman “bir Musevinin, bir şeyhin ve bir mareşalin kabirleri yanında işi ne?” diye düşünmüştük. Sonradan öğrendik ki Üzeyir Garih bu kabirleri yahut sadece Küçük Hüseyin Efendi’ninkini muntazaman ziyaret edermiş. Cinayeti işleyen konusunda da bir sürü ipe sapa gelmez iddialar ortaya atılmıştı. Sonra ne oldu bilmiyorum.
Cinayetin sonunun ne olduğunu bilmiyorum ama o sıralarda başlayan bir “perdenin öbür yüzü” (madalyonun öbür yüzü mü olacaktı?) çalışma furyasıyla bu konuda birçok şeyler öğrendik. Bunları öğrenmek hakkımızdı. Vatandaş olarak falan demiyeyim, tarihe karşı sorumluluk duygularımızın bizi sevkettiği ve toplumbilimsel, tarihî merakımızı duyuran gerçekler olarak bunlar edinilmesi gerekli bilgilerdi.
*
Bugünlerde bazı televizyonlarda çok övgüyle kendisinden söz edilen ve ABD’de oturan bir müzik yapımcısının vefatı konuşuluyor. En son dinlediğim haberde merhum Ahmet Ertegün’ün cenazesinin İstanbul’a getirileceği ve vasiyeti üzerine Özbekler Tekkesi’nde toprağa verileceği bildiriliyordu. Şimdi halkımızın gene kafası karışmasın diye Özbekler Tekkesi için biraz bilgi vereceğim. Çünkü ABD’de yaşayan ve bir müzik yapımcısı olan birinin bu tekkeye gömülme arzusu dinî bir gayretten mi ileri geliyor diye düşünülecektir. Elbette dinî bir gayretten ileri geliyor. 1944’te vefat eden büyükelçi baba Ertegün’ün naaşı da sonradan mezarından çıkarılıp İstanbul’a getirilmiş (hem de Missouri savaş gemisiyle) ve Özbekler Tekkesi’ne gömülmüştü. Çünkü Münir Ertegün, Özbekler Tekkesi şeyhi İbrahim Etem Efendi’nin kızı Ayşe Hamide’nin oğluydu.
Bu Özbek Tekkesi ilginç bir yer. Ben hatırlıyorum, burda bir tarih vakfının açılışına, 1994’te Kissinger de gelmişti. Semra Özal gibi birçok ünlünün ve sosyeteden kişinin katıldığı bir açılıştı, haberleri çok konuşulmuştu.
Özbekler Tekkesi’nin ziyaretçileri arasında bir İngiliz istihbaratçısı olan Benett de var. Benett, Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’a gelmişti. Bu geziyi tasavvuf merakına bağlıyordu.
*
Soner Yalçın “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı” adlı kitabında bir İngiliz istihbaratçısının girip çıktığı bir tekkeden nasıl olup da Anadolu’ya silâh kaçırıldığını sorar. “Halide Edip, Adnan Adıvar ve daha başkaları neden Anadolu’ya “gizlice” kaçmışlardı?İstanbul o zaman da bugün gibi, girişi çıkışı çok kolay bir şehirdi.”
Soner Yalçın devam ediyor:
“Bu saklanmalar, gizlenmeler meselesini artık resmî tarih yazımından çıkarmalıyız. Çünkü artık kimseyi ikna edemeyiz. Bir de silâh kaçırma masalları var. Bir iki istisna olayı o kadar abartarak yazıyorlar ki sanırsınız, Kurtuluş Savaşı’nın tüm silâhı İstanbul’dan gitti.”
Gerçekten de artık “Türkiye’de Sabataist bir tarih yazıcılığı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Değiştirmek zorundayız.”


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



