Dünyaya gelme şaşkınlığını henüz üzerinden atmış bir adam ne yapar? Herhalde sustuklarını konuşur. Şayet şaşkınlığını atlatamamış olsaydı konuşacaklarını susmak zorunda kalırdı. Atlatılan ilk şaşkınlıkla beraber ortama alışma süreci başlar. Ortama alışmak ortalama insan olmanın bir gereğidir. Eğer ârif, hakim ya da şairseniz durum değişir. Çünkü insan olmak açısından ortalamanın üzerine çıkmış (biraz fazla insan olmuş) bu kişiler için alışmak zamanın ve mekânın bir parçası haline gelip yaşanan ortama eklemlenmek demektir. İnsanın kendi yüzüne kendini göremeyecek kadar aşina olup alışması gibi. Her şairin dünyayla kurduğu ilişkiyi bu alışıp alışamama durumu belirler. Yıllar önce yazdığım bir şiirimde şöyle demiştim: "Kim derdi ki yanlış yerde indiğimiz bu dünya / Kapısında tüy kanatlı bolca çocuk gezdiren /Adresimiz olacak..." Şaşkınlığı henüz üzerimden attığım için olmalı ki fark ettiğim ilk şey, dünyanın aslında gitmek istediğimiz yer değil yanlış yerde indiğimiz bir mekân oluşuydu. Bu yüzden şaşkınlığımı bir kenara bırakıp yaratıcıdan özür dilemiştim: "Tanrım, burası dünya! Gelmişim bir kere özür dilerim."
Bir şairin kendisi üzerinde olup biteni sezdiğinde ortaya koyacağı tavır aynı zamanda onun yazınsal serüvenini de belirliyor. Bir yalnızlık ya da yanlışlık tarafından mı sürükleniyor, oyuna mı geliyor, oyunu mu seziyor yoksa oyun mu oynuyor? Genel anlamda bütün sanatlar özel manada ise şiir hep bu kaygıların izini sürer. Sanat adına yapılanların hepsi bir oyundur diyenler dünyanın temposuna eşlik edip bütüncül akışına ayak uyduranlardır. Oyuna gelenler dünyayı olduğu gibi kabul edip hazır buldukları sofraya oturanlar ve kurallarını bilmedikleri halde oyun halkasına dahil olanlardır. Bütün bunların dışında bir de oyunbozanlar vardır ki işte bu insanların dünyayla verip alamadıkları vardır. Oyunu sadece sezmekle kalmazlar aynı zamanda oyunu bozarak bozdukları bu oyundan yeni bir dünya inşa ederler. Şair nedir ve kimdir? Eğer şairseniz bu tür sorularda aklınıza ilk gelen cevap doğrudur. Ahmet Edip Başaran benim bu yargımı kuvvetlendir biçimde zihnini şiire yakın tutarak kendini en iyi anlatan kelimeyi buluyor: Oyunbozan! Bu kelime sadece şiir ile şairi ortak bir paranteze alıp müşterek bir tanımda birleştiriyor. Şiir oyun değil tam tersi oyun bozucudur; şair oyuna gelmez bilakis oyun bozar.
Dünyanın bir oyun yeri, hayatın oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu dikkatten kaçırmadığımız zaman şairin dünya ile ilişkisi muhkem olanın müteşabih (iğreti) olanla ilişkisi olarak değerlendirilebilir. Şairin şiirsel dikkati dünya sahnesinde sergilenen hayat denen oyunun ne denli iğreti ve geçici olduğunu anlayabilecek kudrete sahiptir. Şair oyunun kuralının ve yaşamın ayarının nasıl bozulduğunu anlatarak şiire giriş yapıyor: "Biz gramla ölürüz burada, biraz kekeme biraz şaşkın..."
Modernite'nin en önemli misyonu dünyada sahnelenen şeyin oyun olduğu gerçeğini saklamak ve unutturmaktır. Dünyayla muhatap olan her modern insan sahnelenen oyunun cazibesinden mütevellit şaşkın ve kekemedir. Dünyada olup bitene duyduğu alakanın şaşkınlığı dünyaya geliş şaşkınlığıyla yer değiştirmiştir. Bu yüzden modernizmle sadece şiir ve şair baş edebilir. Modern şiir bile modern olana karşıdır. Modernizm hepimizi oyuna gelmeye çağırır. Şiir ise herkesi oyunu bozmaya davet eder. Ve şunları söyler: "Oyun bitince ağzımızda kekre bir tat, ey aldanış; / Burada herkes kendinde açılmış kocaman bir yara!"
Evet, kendisine ebedi anlamlar yükleyenler için dünya kocaman bir yalan, hayalleri ve rüyaları olan her insan için ise müzmin bir aldanıştan ibarettir. Şair oyunu sezdiği andan itibaren oyundan çıkmaya davranır: "Biz yenildik ve kalkıyoruz dişimizi kıran bu ağır sofradan..."
Her şeye rağmen yaşıyorsak bilinsin ki bu dikkatsiz ve dalgın olduğumuzdandır. Şayet birazcık dikkatli olmuş olsaydık kendimizi böyle bırakır mıydık hayatın karşısında? Ne zaman ki hayat karşısında dikkatimiz dağıldı ve yaşamsal dalgınlığı üzerimizden attık işte o zaman oyun bozuldu ve sofradan kalktık: "Acıkırdım acıkmak da bir dalgınlıktır / Doyardım doymak da bir dalgınlık / Her gün ölürdüm ölmek de bir dalgınlık..."
Ahmet Edip Başaran ilk şiir kitabı Oyunbozan ile şiire çok iyi bir yerden başladığını gösterdi. Söylemek istediklerini harici zorlamalarla değil iç imkânlarla ustalıkla başarıyor. Hem de ideolojik ya da dinsel telkin veya angajmanlara hiç sapmadan. Üstelik bunu yoğun tasavvufi duyarlığını dışarıya sızdırmadan yapabiliyor. Tasavvuf esintisinin şiirin dallarını kırmadan kendini gösterdiği şu dizelere dikkat: "Ben sana inanmıyorum havlayadur göğsümde nefis", "Ben ney üflerim ezelin ve ebedin bahçeleri mesnevileşir", "Dünya şahların piyonları yediği bir oyunmuş..."
Elbette bir gazete yazısına şairin bütün bir şiir dünyasını sığdırmak mümkün değil. Fakat şu kadarını söylemek bir şeyi yerli yerine koyma davamızın şiarından sayılsın: Ahmet Edip Başaran bu ilk kitabıyla sadece iyi bir şiirin ayak seslerini duyurmakla kalmıyor, çok daha önemlisi, epeydir hasretini çektiğimiz piyasaya hiç tenezzül etmeden gücünü iç imkânlarından alan karakter sahibi bir şairin varlığını da müjdeliyor.
Oyunbozan, Şiirler, Ahmet Edip Başaran, Profil Yayınları


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



