12 Eylül referandumu dönemiyle birlikte hızlı birer "demokraaaasi" mücahidine dönüşenler, her ne hikmetse ağızlarından düşürmedikleri bu kavramın en temel gereklerinden birisini ısrarla es geçiyorlar. Halkın iradesinin ve tercihlerinin tam anlamıyla hayat bulmasına mani olan (aynı zamanda da bugünlerde karşıymış gibi yaptıkları 12 Eylül zihniyetinin en temel eserlerinden birisi olan) yüzde 10 barajını ağızlarına bile almıyorlar. Konjonktürün şekillendirdiği ve dışarıda büyük devletlerin, içeride de büyük sermaye ve medya gruplarının koltuk çıktığı iki partiden birisini seçmeye, daha doğrusu "ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye" demokratik hakkın kullanımı gözüyle bakılıyor, seçimin bir demokrasi bayramı olduğu söyleniyor. Olsa olsa "demokraaasi" bayramıdır bu şartlarda.
Önceleri, esnaflardan birisi siftah etmiş ise gelen müşteriyi siftah etmemiş olan komşusuna gönderirmiş. Hakkına razı olur, hakkından fazlasına göz koymazmış. Bugün yüzde 10 barajı sayesinde fazladan ve gerçekte de hak etmedikleri halde oylar alan veya sandalyeler kazanan partiler, en azından bu vicdani sorgulamayı bile yapamaz durumdalar artık. Dandikten bir pragmatizm ve "her yol mübah" anlayışı böylesi şeylerin söz konusu edilmesini bile absürd sayıyor artık. Somut bir örnekle açıklamak gerekirse, yolda yürürken birisinin içi para dolu olan cüzdanını bulup paraları iç etmekten farksız aslında bu "baraj" sevdası.
Geçen seçimlerde kimseyi ürkütmemek adına ve henüz tam olarak gücü ele alamamanın verdiği çekingenlikle herkese mavi boncuk dağıtanlar, halk arasındaki sohbetlerde "Biz de Milli Görüşçüyüz" tarzında söylemlerde bulunanlar, şimdilerde bakıyoruz ki, misal, Saadet Partisi'nin afişlerine bile tahammül edemiyorlar. Her boş buldukları duvar, bina, billboard yetmezmiş gibi devletin ve milletin trilyonlarıyla süslenen bir sürü araba, her gün bangır bangır canlı yayınlar yapan onlarca televizyon kanalı, gazete vs kanalıyla seslerini duyurdukları, insanların beyinlerini yıkadıkları yetmezmiş gibi bir de kalkıp başka partilerin üç beş tane afişine musallat oluyorlar. Ve bunu yapanlar da, daha geçen sene "demokraaasi" mücahidliğine soyunanlar (diğer mücahidlikten istifa vermelerinin üzerinden çok geçti malum)
"Oyları bölmeyelim" safsatası ile "konjonktürel mücahidlik" için oy istemek dönemi başladı ve devam ediyor. İslam ülkelerinin birliğini, dünyadaki mazlumların kurtuluşunu ve Hakk'ın her şartta ve durumda savunulmasını isteyen bir anlayıştan konjonktür diyerek, dünyanın gerçekleri diyerek, "pragmatik olmak gerek" diyerek küresel güçlerin dümen suyunda giden, sömürüyü rutine dönüştürmüş kapitalistlerin masasına oturmayı marifet sayan bir anlayışa saplanıp kaldı insanlar. Güçlüden yana olmayı, çoğunluktan yana olmayı marifet sayan, dikte ettirilen seçenekler dışındakileri seçmesi halinde oyunun heba olacağını düşünen salt faydacı bir anlayış var önümüzde. İnsanlar bu tuhaf anlayışa mahkum edildiler. "Bize vermezseniz bilmemkim gelir" öcüsü ile korkutulanlardan hiç kimse acaba şu soruyu sormuyorlar mı, "ya sizi de bilmemkim gibi görüyorsak?"
ABD'nin ve İsrail'in amaç olarak karanlık, ancak görünürlük olarak kabak gibi ortada olan Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir parçası, hem de önemli bir parçası olmayı marifet saymayı zihinlerinin neresine oturtuyor acaba ödünç oy veren sayın halkımız? Konjonktür dalgalarının sevdalısı olmayan ve sırf "bilmemkim gelmesin" diye oyunu emanet verenlerin bu soruya cevabı ne olur acaba?
İslam'ı olduğu kadar İslam ahlakını da hakim kılmaktır siyasetçinin vazifesi. Nezaketi bir yana bırakıp şımarmak, öfkelenmek, azarlamak, kibre ve büyüklenmeye kapılmak bu tablonun neresinde yer alır acaba? İnandığı parti sesini duyuramıyor diye her köşeye, her duvara, her boş binaya afişler, pankartlar asanların, yüzlerce binlerce arabayla bangır bangır propaganda yapanların gösterişine kapılmanın güce, makama, şöhrete aldanmaktan farkı nedir ki? Hiç.
Geçmiş dönem zalimlerinden öc alma görüntüsü altında benzer zulümler yapmanın, "statükoyu yıkıyoruz" diyerek yeni ve daha da güçlüsünü inşa etmenin tasvip edilecek tarafını bilen varsa diğer tüm kararsızlara ve emanet oyculara söylesin, cümbür cemaat gitsinler konjonktürel partilere.
İnançları ve davaları uğruna ne içinde bulundukları zorlu koşullara, ne de günü geldiğinde sayıca az olmalarına bakmaksızın çalışan, mücadele eden, elinden geleni yapan ve en sonunda da tevekkülle sonuçlarını Allah'tan bekleyen (ki iyi veya kötü olacağını da takdir edecek olan O'dur) Müslümanların çoğunun, şimdilerde inancın, davanın yerine dünyanın gerçeklerini (!), konjonktürü, gücü, parayı, şöhreti koyması ne kadar da acıdır. "Zaten bunlar barajı geçemez, geçecek olana verelim" diye düşünenler, aslında kendi gibilerin sayısının barajı darma duman edecek kadar çok olduğunu bilseler yine böyle davranırlar mı acaba? Mesele, davasının ardında sıkı durmak ve kendi elinden geleni yapmak meselesidir. Şartlara uyum sağlayayım derken renkten renge, şekilden şekile girmenin belli bir istikamet üzerine gitmekle ilgisi yoktur, olamaz da.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



