Sevgili doktorumla birlikteyim. Büyük Koru tarlamızda. Bu tarlamızın ekilisini hayal meyal anımsıyorum, çok da iyi ürün vermişti o yıl. Başaklar yan yatmıştı. Babam orak ile biçerken zevk almıştı. Çalımlıydı, iyi bir biçiciydi. İşe başlayınca âdeta canını çıkarırdı. O tarla bir daha ekilmedi.
Tarlayı, kurumuş otlar ve dikenler sarmış. İlgisizlik böyle yapar. Olanlara üzülüyorum.
Meşe ormanlığına yöneliyorum, orada bir hışırtı var. Kuşların ötüşleri, çırçır böceklerinin ritmik sesi, bu yaz ayının en sıcak günlerinde ormandan gelen esinti içimi bir hoş ediyor.
Ormana doğru seğirtiyorum. Doktorum benimle gelmiyor. Yitmiş, nereye gittiğini merak ettiğim yok. Tarla ile ormanın kesiştiği yerde bir pınar, bu pınar burada yoktu. Bu, iyiye alâmet. Seviniyorum. Ormanın içinden çıkan duru bir su, ağaç bir oluktan geçiyor, ellerimi yıkıyorum. Amcamın tarlasıyla bizimkinin arasındaki bir arkta ince bir su akıyor, suyun gittiği yöne ilerliyorum. Arkın kenarlarında otlar yeşermiş. İki tarla arasındaki ahlat ağacının altında soluklanıyorum. Hemen onun yanında bir küme meşe ağacı, olduğu gibi duruyor. Armudun dalları bakımsızlıktan birbirine karışmış, kimi kurumuş, kimi iyice kartlaşmış, yıllardır terbiye görmemiş. Dallarında armut çok, mevsimi olmadığı için henüz olgunlaşmamış.
Doktorum orada beni bekliyor. Onu yeniden görünce seviniyorum.
Bizim tarladan çıkıyoruz. Tarlanın bitiminde bir vadi, sel suları orayı yüz yıllardır toprağını götürerek derinleştirmiş. Her iki yamaçta meşe ağaçları. Bir ala karganın yuvası takılıyor gözlerime. Yavrularını çoktan uçurmuş. Geçiyoruz, zaman daralmış gibi. Doktorum yanımda, elinde bir çanta. Yamacı inip çıktık mı bilmiyorum, karşı taraftayız diğer amcamın tarlasında. Tarlayı kurumuş dikenler ve otlar sarmış, arasından geçerken zorlanıyorum. Doktorum bana ayak uyduruyor. Ne de olsa buraların yabancısı. O, hiç bilmediği, düşlemediği bir yerde, benimle. Onun burada ne işi var, bunu sorguLayamıyorum, kendisine de soramıyorum. Burada soruların bir anlamı ve geçerliği yok. Kıntik tarlalarını dikenler sarmış. Diz kapaklarımızı geçmiş, paçalarımıza yapışıyor. Bu, hiçbir zaman böyle olmamıştı. Bu topraklar terk edilmiş, yazık. Ne kadar da verimlilerdi oysa.
Kendimizi ağagillerin tarlası içinde buluyoruz. Tarlaların sınırları cetvelle çizilmiş gibi düzgün. Bu tarlalar yemyeşil. Bir dünyadan bir başkasına geçiyoruz, olacak şey değil, ama gerçek. İkisinin arasındaki fark yaz ile kış gibi. Buğday başakları henüz olgunlaşmamış, ama başakları iyice dolmuş, yan yatmış. Arasından geçiyoruz. Doktorum yeşilliklerin içine kadar bana eşlik ediyor. Gülümsüyor. Oysa bana neler söylemişti birkaç ay önce. Anlattıkları karşısında ürkmem gerekirken, sabırla dinlemiştim. Ölümün soğuk yüzünü göstermiş, anımsatmıştı. Çok değil üç beş yıllık, o kadar da değil, biraz iyimserlik katmıştı söyleyeceklerine. Şaşırmamıştım. Bu menhusun ne nasıl bir şey olduğunu iyi biliyorum. Anlattıklarının yabancısı değildim. Kendimden hiçbir zaman kaçmadım.
Sabırla dinlemeyi bilirim ve ona nasıl bir karşılık vereceğimi de. Susmuş ve gülümsemiştim. Ölümümü bekler gibi beklemiştim karşısında. 0 benim doktorum ne de olsa, celladım değil. O da kendi gerçeklerini yaşıyor.
Doktorum gerçeğimi yüzüme anlatırken böyleydi de, benimle olan yolculukta bir başka biriydi şimdi. Yeşil tarlanın ortasına kadar bana eşlik ettikten sonra beni kendimle baş başa bıraktı ve yitti. Nereye gittiğini bilmiyorum. Artık emin bir yerdeyim.
Bir başıma yürüdüm. Ağpinan tarlalarındayım. Üç tarlayı geçtim amcamınkine vardım. İki tarla arasındaki söğüt ağacının gölgeliğine oturdum. Derin bir soluk aldım. Kardeşim orada beni bekliyormuş. Tırpanım, edevatım orada. Takımları o mu getirdi, ben mi orada bırakmışım, bilmiyorum. İşin gizi burada. Otların tam biçilme zamanı. İşi aksatmaya gelmez. Birkaç gün daha kalsa otlar kartlaşmaya ve kavrulmaya yüz tutacak. Biraz soluklandım, üzerimde herhangi bir şey yoktu.
Amcamın, üst taraftaki çayırı biçilmiş. Kim biçmiş bilmiyorum, oysa bizden başka kimse el sürmez ki oraya. Tarlası da ekilmeye ekilmeye çayıra dönmüş. Hemen bitişikte bizim tarlamız. "Amcamın tarlasından başlamalıyız" diyor kardeşim. Dediğini yapıyorum. Otları çok iyi görünüyor. Tırpanımı alıyorum, ağzını parmağımla yokluyorum: "Jilet gibi. İşe başlayabilirim". Tarla aşağıya doğru uzun. Bir baştan bir başa gitmeye güç yetmez. Belli bir yeri gözüme kestiriyorum. Otları biçerken yan yatıyorlar. Bir vuruşta otlar kesiliyor ve yatıyor, ikinci vuruşta hem biçiyorum, hem de biçilenleri toplayıp götürüyorum. Arkamda biçilmiş bir bölüm ve sıralanmış otlar bırakıyorum. Bedenimi bir bütün olarak bu ritme uyduruyorum. Sağa dönünce otların belli bir kısmını alıyorum. Öylesine uyumluyum ki, bütün bedenim bu ritme ayak uyduruyor. Sağdan sola geçişte kollarım ve bakışlarım bir şiir akışında. Bir şarkıyı söyler gibiyim. İçimin ritmi de buna uyuyor. Türküm benim içimde yineleniyor. Yılların ustalığı ve becerisi var ne de olsa. Tırpan vınladıkça sinekler uçuşuyor, böcekler kaçıyor, çekirgeler zıplıyor. Biraz ilerleyince bir bıldırcın havalanıyor, yumurtaları çıkıyor ortaya. Üzülüyorum, ama yapacak bir şey yok. Yumurtaların olduğu yerin otlarını bırakıyorum, küçük bir küme kalıyor. Biliyorum ki bunun bir yararı olmayacak. Gene de içim elvermiyor. Bu kuşun yuvasını bozmamalıyım. Otlar biçilince cascavlak ortada kalacak, o yuva bozuldu bir kere. Önüme aldığım biçimlik yeri gözüme kestirdiğim yerde bırakıyorum. Duruyorum, soluklanıyorum, terlerimi silkiyorum.
Yeniden başa geçiyorum. Bu birkaç tur sürüyor. Artık kollarım tutmuyor dinlenmeliyim. Komşu köyün, kırmızı ve uzun bacaklı tek leyleği biçtiğim otların arasına iniyor. Böcekleri topluyor. Kardeşim orada gölgede oturuyor, bir şeyler yapıyor, ne yaptığını bilmiyorum. İçimden ona biraz kızıyorum, biraz diyorum. Asabi biri değilim. Öfkemi sabrımla yeniyorum. Soluklanmam birkaç dakikalık bir zaman. Yeniden başlıyorum. İki tur gittikten sonra tırpanımın keskinliği geçiyor. Terler şakaklarımdan süzülüyor, kolumun yeniyle siliyorum, terleri silkiyorum. Tırpanımın ağaç ucunu toprağa saplıyorum, arka cebimden önce taş masatımı çıkarıyorum, tırpanın ağzını keskinleştiriyorum, kıvılcımlar saçılıyor; sonra çelik masatla üzerinden geçiyorum. Baş parmağımla ağzını yokluyorum: "Hımm olmuş." Yeniden başlıyorum, otlar yerlere yatıyor, tırpanım otların arasında vınlıyor, keyfim yerinde. Beni çok da yormuyor, su gibi akıp gidiyorum. Ayaklarımı yerden sürüdüğüm için yan yana iki çizgi oluşuyor her gidişimde. Bir sonrakini otlar örtüyor.
Tırpanla ot biçmek zor bir iş. Bütün beden devinim hâlinde oluyor. Bütün kaslar, uzuvlar. Gölgeliğe geliyorum bakır bakraçtan birkaç tas su içiyorum, bir türlü kanamıyorum suya. Suyu idareli kullanmalıyım. Çeşme uzakta, suyu getirtmek zor. Isınmış olsa da olsun su, sudur. Kardeşim ortalıkta yok, nereye gitmiş bilmiyorum. Bir süre daha böyle idare edebilirim. Böyledir işte, gene haylazlığı tutmuş olmalı kardeşimin. Sorumluluğu bilen biri, niçin böyle yapmış anlamıyorum. Kızamıyorum gene de. Benim huyum bu. Bir başımayım. Hep böyle oluyor zaten. Sabır ve inat benim özelliğim.
Bir iki tur daha attıktan sonra tarlanın üst kısmı yarılanıyor. Otların arasında, yeşilliklerin içinde bir başıma kalakalıyorum. Neyse ki gözüme kestirdiğim bölümü biçiyor, bitiriyorum./
Rüya öyküm böyle başladı ve bu, hayatımın vazgeçilmez bir gerçeği oldu. Bunun böyle olmasını ben istemedim. Her şey benim dışımda gelişiyor. Olsun, bundan son derece memnunum.
Rüyalarımın ötesindeki an ve durum yeniden yaşansa ve iradem elimde olsa aynı yolu tercih ederdim. Benim ben olduğum hayatımı sürdürürdüm.
Bunun böyle olacağından da pek emin değilim.
Biliyorum, hayat varsayımlarla yürümüyor. Kendimi bir yolda buldum, ritmimle yürüyorum. Böyle söylediğime bakılmasın, benim dışımda bir başka ben, benim ötemde bir ben var, rüyalarımın beni. Ne yazık ki rüyalarım irademin dâhilinde değil. Ben, hem onların İçindeyim, hem değilim. Tuhaf bir durum olduğunu biliyorum.
Adım Cihangir. Bu, kimsenin bilmediği, kendi kendime yakıştırdığım benim bir başka benimdir. Oysa asıl ben burada gizli. Ruhumda savaşçılık var. Kendi kendimi yiyip bitirdiğim bir savaş. Ne Sultan Süleyman'ın Cihangiri ne bir başkasıdır bu. Bu Cihangir benim. Ben ülkeler yönetmeye gelmedim. Kendi dünyamın savaşçısıyım. Kendimle aramda büyük bir savaş içindeyim. Hünerim benimle sınırlı. Bendeki benler birbiriyle çatışıp duruyorlar. Bakalım kim kime üstünlük kuracak. Bazen fena hâlde yenildiğimi görüyorum. Yeniden kendime bileniyorum. Biri diğerini alt etsin diye.
Rüyalarım beni çekip çeviriyor, ben farkında olmadan. Rüyalarıma derin takılmalarım yok: Bir ucundan tutuyorum sadece, o kendi yoluna, ben kendi yoluma devam ediyoruz. Göz ucuyla izliyorum olanı, biteni. Aramızda tatlı bir çekişme bulunuyor.
Beni ürkütenler olduğu gibi sevinç duygusu oluşturanlar da var. Bir rüyanın ertesinde yaşatıldıklarıma takılı kalmıyorum. Bunu zamanla fark ettim. Bazen gene de kopamıyorum, yapışıyor bana. Koru tarlası, meşe ormanları, geçtiğim dikenli tarlalar, yanımda olan beni yeşilliklerin ortasında bırakan, bana ömür biçen, sonra da yiten doktorum. Sonra çayıra dönüşen tarlaları biçmem. Ötedeki bir dünyamdır bu. Bunu kayda geçmesem o da yitip gidecek. Binlerce yitik arasında bir başkası olarak kalacak.
Bundan böyle geriye dönüp bakacak değilim. Geçen geçmiş, gelecek ise belirsiz. Rüya ise anlık, böyle; birbirimizi idare edip duruyoruz.
Rüyanın ne geçmişi ne geleceği var. Her şey bir anda olup bitiyor. Ama derin bir iz bırakıyor.
Böyle düşünüyordum. Her gece iç içe geçen onlarca rüya... Bilinmezlikler içinde yitip gideceğini biliyorum. Sonunda ben de bir rüya olacağım.
Bir ara rüyalarım silindi. Belleğim elimden alınmış gibiydi. Büyük bir boşluğa düştüm. Nedenini çözemedim bunun. Bu, uzun bir zaman sürdü. Kaskatı kesilmiş biri gibiydim. Bir cesetten farkım yoktu. Sabah yatağımda doğrulduğumda içim boş biri gibiydim. Geçmişi ve geleceği olmayan biri. Bir yanıyla anlamsız ve sıradan bir hayat yaşıyor gibiydim. Sonra giderek kendimi buldum. Demek ki rüyasız olmuyormuş.
Rüyalarımın beni bulmasının nedenini çözemedim. Asıl sorun bu. Rüyalarımla aramda geçenler.
Hayat başladığı gibi bir yerde durmuyor. Şimdi dönüp geriye bakmak çok kolay. Geçen geçmiştir deyip dururum.
Rüyalarımın büyük bir bölümü üzerine sünger çekilmiş gibi olur. Milyonda biri elimde kalsa iyi. Kendimi çok zorlarım onların ayrıntılarını yakalamak için bir türlü başaramam. Bu da beni aşıyor. Nedenini çözemiyorum.
(7EDİİKLİMKASIM 2010)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




