Tarihçi Eric Hobsbawm Kısa 20. Yüzyıl adlı kitabında "80'lerin ortasında Avrupa ve Ortadoğu çevresinde yalnızca bir köylü kalesi kaldı, o da Türkiye" diyordu. Gerçekten de özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında Avrupa dâhil tüm dünyada kır, kapitalizmin yapısından kaynaklanan gelişmelerin ürünü olarak hızla erirken Türkiye'de bu süreç deyim yerindeyse "ağır çekim" ilerliyordu. "Bunda kuşkusuz, Türkiye kapitalizminin zayıflığının ve burjuvazinin tarıma ciddi bir neşter atma cesaretsizliğinin yanı sıra, çiftçiyi garantili bir oy deposu olarak gören burjuva siyasetçilerin izledikleri ikiyüzlü politikaların da büyük bir rolü vardı. Tarımsal sübvansiyonların yüksek tutulması, kredi borçlarının silinmesi, geniş destekleme alımları, yüksek taban fiyatları gibi uygulamalar, 2000'li yıllara kadar her seçim döneminin vazgeçilmez rüşvetleri arasında yer aldı."
Ülkemizde tarım politikaları, kapitalizmin estirdiği neo-liberal rüzgârdan fazlasıyla nasibini almış durumda. Örneğin, Türkiye 1980 öncesine kadar kendi kendine yeten yiyecek ambarı iken 1980 sonrası sürdürülebilirliğini kaybetti. Bugün Türkiye her yıl milyonlarca tonluk buğday ve mısır gibi temel hububatı dahi ABD, Kanada ve Arjantin gibi ülkelerden satın almak zorunda. Özellikle de 2000'li yıllarda adı Kemal Derviş ile anılan tarımda kotalar uygulamaya dönük yasaların ardından, Türkiye'deki köylülük kalesinin surlarında da büyük gedikler açıldı.
Ve... Günümüzde tarımla uğraşmak eskiden olduğu gibi artık kokusuyla rengiyle bir kültür değil, bir ticaret haline dönüştü. Bu ticarileşme sonucu küçük çiftçi ya kimliğini yitirerek büyük tarım isletmelerinin bir parçası haline geldi ya da tarihe gömüldü/gömülüyor.
Öyle olduğu içinde, bugün, 16 milyon insan tarımdan kopmak üzere bulunuyor. Şu an istihdam yüzde 26 dolayında. 15 sene önce yüzde 50'lerden bahsediyorduk. 600 bin civarında insan her yıl tarımda üretim sürecinden kopuyor. Bu her geçen yıl hızlanarak artıyor. Her yıl kopma sayısı 1 milyona kadar çıkacak. Ama ne pahasına?
Bugün tarım ürünleri üzerindeki ithalat yasağının kaldırılması, sübvansiyonların sınırlanması, bunun yanında başta akaryakıt olmak üzere girdi maliyetlerinin alabildiğine artması küçük üreticileri büyük bir yıkıma doğru sürüklüyor. Bu yıkım öyle bir hal aldı ki, artık çiftçi icradan başını kaldıramıyor. Örneğin Saruhanlı, Manisa yakınlarında 75 bin nüfuslu bir ilçe. Bu ilçede 17 bin kayıtlı çiftçi yaşıyor. Çiftçilerin yıllık gelirleri 220 milyon TL iken mevcut borçları 350 milyon TL. Yani hiçbir şey yiyip içmeseler ve ellerine geçen tüm geliri borçlarına ödeseler bile, 130 milyon TL, yani yıllık gelirlerinin yarısından fazlası hâlâ borç olarak kalıyor. Bu yüzden Saruhanlı'da mahkemelerde 16 bin icralık dosya var. Aynı manzara Çanakkale'deki Batak ovasında da farklı değil. Gökçalı köyünde kim çiftçilikle uğraşıyorsa hepsinin borcu var. Borcun 6 milyon TL'yi geçtiğini, bunun yarısının ödenemez halde olduğunu söylüyorlar. Bu yüzden köye gelen sarı taksiyi ya da jandarma aracını gören ormana kaçıyormuş.
Başını icradan kaldıramayan çiftçi, haliyle topraklarını da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Özellikle yabancı bankaların cazip imkânla sunduğu kredi karşılığında ipotek altına aldırdığı tarlasını kaybettiği gibi traktör gibi tarımda kullandıkları araç gereçlerine de el konuluyor. Dolayısıyla yabancı bankaların el koyduğu tarım alanları gittikçe genişliyor. İş yapamaz hale gelen ve mülkünü kaybeden çiftçi de, tarım ve hayvancılıktan elini çekerek göç etmek zorunda kalıyor. İşte size birkaç örnek; Denizli'nin küçücük bir ilçesinde 169 çiftçi aynı bankaya borçlu. Tarlaları da yan yana. Topladığınızda bin 500 dekarlık bir alan ipotekli.
Ankara'nın Polatlı İlçesi'nde de her yıl yaklaşık 2 milyon 800 bin dönüm ekim yapılıyor, toplam 4 milyon dönümlük arazi içinde. Ne var ki, bunun 1 milyon dönümü çiftçi borçlarından dolayı satılık durumda. Hemen hatırlatalım ki; tarım arazilerine el koyan özel yabancı bankaların neredeyse tamamı da, Yahudi Rotschild ailesine ait.
Dolayısıyla, ipotekli araziler, bankalarda eklenen faizlerle birlikte giderek artan kredi borçları ve hacizler, çiftçileri yaygın biçimde umutsuzluğa sürüklemektedir.
Ve maalesef bugün, 'Dağlarından yağ, ovalarından bal akar' denilen bu ülkenin dağlarından da, ovalarından da borç akmaktadır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



