Otuz küsur yıl olmuş darbeden sonra. Korkular biraz törpülenmiş. Kuşağımız artık ceviz sandıklara kilitlenen bu acı hatırayı yâd etmeyi bile unutmakta.
Kavgaydı, ölümdü, hapisti, işkenceydi, gerilimdi ama zamanın gençlerinin yine de soylu bir amacı vardı. 12 Eylül'ün yıldönümünde günlerdir açılmayan televizyona uzanıyorum.
Belki eskiye dair haberleri izlemek için.
Bir eğlence programı.
Gençler boş bir sunucuyu dakikalarca alkışlamaktalar. Davetlilerden biri, ne zaman televizyonu açsam bön suratı ile karşıma çıkan, çok para kazanan bir yapımcı. Alkışlar sesini daha da yükseltiyor.
Bu paranın kokusunu iyi sürmüş adam, gençlerin ilgisini ne kadar fazla çekmekte.
Yaptığı iş, tarihe düşecek bir şey değil, bomboş biri ama ne kadar alaka odağı.
Otuz yıl sonraki gençliğin yaşadığı daha acıklı bir vakıa.
Okumuyorlar.
Öğrenmiyorlar, dinlemiyorlar.
Otuz yıl sonra halleri ne olacak acaba.
Hangi duruşları ile tanıyacağız onları.
Değil düşünceyi daha kendilerini tanımayan, melali anlamayan neslin sancıları da hızla düşmekte bu topraklara. Sanki ölümün bir başka türlüsünün kollarında, hayattan vazgeçmişler.
Ya da hayat diye belledikleri sanal bir oyuna tutunmuşlar.
Çevresinin üniversitede okuyor diye yere göğe koymadığı gençlerle tanışıyorum.
Hoş adım başı, apartman katlarında bile konuşlanan özel üniversiteler de ayrı bir hengâme.
Gelecekle ilgili beklentilerini değil de, gününü nasıl değerlendirdiğini soruyorum.
Koca bir "hiç" kelimesi çıkmakta ağızlarından.
Bir "off" çekerek "şu okul bir bitsin diye uğraşıyorum" diye sanki Everesti fethetmek kadar zor olan hayatını anlatıyor.
Oysa okul hayatın en kolay kısmı.
Asgari bir çalışma ile biter.
Başka nelerle meşgulsün.
Daha ne olsun, dağ gibi derslerle boğuşmak az iş midir? Dünya ve ülke sorunlarına yakınlığının ölçüsünü merak ediyorum.
Gencimiz Mars'ta yaşıyor.
Rüya âleminde, sorunsuz bir dünyanın ferdiymiş gibi ne açlıktan haberdar olmak istemekte, ne iç savaştan.
Hani neredeyse bu türlere anatomik bir test bile gerek. Yoksa son nesil, kalbi formatlanmadan mı doğmakta. Genlerde eksik bir şeyler mi bulunmakta.
Hangi kitapları okuyorsun ey ülkemin istikbali diyorum.
Benden bıkmışçasına dudak büküyor, bir an önce sussa şu kadın der gibi yüzüme ters ters bakıyor.
Son bir cesaretle, bu kadar televizyon izleyeceğine yaz tatilinde tarihi yerleri, doğal güzellikleri, sanat sergilerini gezmesini, bir hobi kursuna giderek ney ya da kanun çalmasını, resim yapmasını, şiir yazmasını öneriyorum.
Hatta bir şeyler üretmek için eline şiş ye da iğne alıp örgü örmesini, nakış düşmesini teklif ediyorum.
"Adam sen de" diye yüzüme bakıyor, "becerisinin olmadığını" söylüyor.
Zaten derdinin kendisine yettiğini anlatıyor.
Derdini öğreniyorum.
Gelecek korkusu.
Bölümünden mezun olanlar, iş bulamıyorlarmış.
O halde kendini çok iyi yetiştirmelisin ki vasıflarınla bir iş elde edebilesin diyorum.
Ya da gelecek korkusu adına bugününe kıymaktasın, yapacak çok şeyin var, bir daha düşün diyorum.
Geleceğin hep olacak ama bak bugünün ölüyor, onu kurtar diyorum. Tepki yok ama sussan çok daha iyi olur bakışını ben kaç gençte üzülerek izlemedim ki.
Acıklı bir neslin acısını kalbimde duyarak daha fazla konuşmayayım diyorum.
Ne yazık ki sayıları kalabalık.
Karanlık bir kalabalık.
İstemek üzerine kurulu bir kalabalık.
Hedef şu beş kelime ile sınırlı.
Meslek, iş, para, ev, araba.
Bu kadar mı gelecek hayallerin.
Bunlar için mi yaşamalısın.
Otuz yıl önce biz neler yapmıştık.
Yaşıtlarımız ölürken, düğünlere gidemeyiz deyip hiç davetlere katılmamıştık.
Sadece kapımızın önünü değil, sokağımızın tümünü süpürmek için işten kaçmamıştık.
Televizyon izlemek bize yaraşmaz deyip, haber programları dışında dizi ve eğlenceleri izlememiştik.
Şimdiki kadar olmasa da, o zamanlar da gençlerin gözdesi alışveriş mekânları vardı.
Şimdiki gençlerin mabedi gibi bağımlılık yapmasa da. Hiç sevmemiştik oraları, basma bir elbise ile daha mutlu olmuştuk.
Üniversite zaten gider, çevremizi tanımalıyız deyip kültür gezilerini, yemek içmek gibi görmüştük.
Kitap okumayı kutsal bir vazife bilmiştik.
Bu yüzden öğlen yemeğinin parasını her kitaba yatırışımızda doymuştuk.
Otuz yıl önceki gençlerin çoğu böyle düşünmekte idiler ki; ya öldüler ya da hüzünle dost oldular.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



