Dünkü gazetelerde yayınlanan haberlere göre Türk insanının işsizlik bataklığındaki son görünümü şöyle: Türkiye'de, 2009 yılı ocak ayında işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 3,9 puan artarak yüzde 15,5 olarak hesaplanmış. 2008 yılı ocak ayında yüzde 11,6 düzeyinde bulunan işsizlik oranı, Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) üçer aylık dönemler itibarıyla her ay açıkladığı Hane Halkı İşgücü Anketinin, "Aralık-Ocak-Şubat 2009" dönemini kapsayan, "Ocak" sonuçlarına göre, bu dönemde iş gücüne katılım oranı ise yüzde 45,8 olarak tespit edilmiş. İşsizlik oranı kentlerde yüzde 17,2'yi bulurken, kırsal kesimde bu oran yüzde11,8 olarak belirlenmiş durumda.
Özellikle kentlerde bir çığ gibi büyüyen işsizlik konusunda hükümetlerin "palyatif" değil, "yapısal" ve "kalıcı" çözümler ürettiğini söylemek oldukça güç. Bir yandan her geçen gün İş-Kur isimli kurumun önündeki kalabalıklar sürekli olarak artıyor, öbür yandan "çölde çiçek yetiştirilmeye kalkılarak" umutlar taze tutulmaya çalışılıyor. Oysa rakamlar önümüze hiç de iç açıcı bir tablo koymuyor.
Yaklaşık bir yıl kadar evvel yapılan resmi açıklamalarda krizin Türkiye'yi teğet geçtiği, kaygılanacak bir durum olmadığı ifade ediliyordu. Yerel seçimler yaklaştıkça bir biri ardına açılan "rahatlatma" paketleri ve ekonomik yaşamdaki daralma aslında krizin hiç de öyle teğet geçmediğini, yakıp-kavurup-delip geçtiğini ortaya koydu.
Otomobil stoklarını eritmeye dönük ÖTV indirimi paketinin sadra şifa olmadığı anlaşıldı. Çünkü bu paket sadece bir lokomotif sektörün satış hacmini genişletmeye yarıyordu. Sektör içindeki birçok kurum bu durumu kötüye kullanarak fiyatlarına zam yapmayı ihmal etmedi. İşin acı tarafı "millet otomobil yemiyor, otomobil içmiyor"! Ne yazık ki bu paket dar gelirli kesimlerin ekonomik sıkıntılarına derman olacak bir paket değildir.
"KOBİ'lere Cansuyu Kredisi" olarak açıklanan paketin ise özellikle imalatçı küçük işletmelerin derdine derman olmayacağı ortada. Bu paketin üretim-enerji maliyetlerinin, sosyal güvenlik giderlerinin hala çok yüksek olduğu bir ülkede varlık mücadelesi veren, büyümek isteyen küçük işletmelerin rekabet şansına katkı sağlayacağını düşünmek safdillik olur. Tekelleşmiş ve yüksek miktarda sermaye birikimine sahip olan holdinglerin büyük balık küçük balığı yutar tezine yaraşır davranışları küçük girişimcilerin varlık mücadelesi için negatif bir atmosfer oluşturuyor. Diğer taraftan devletin ekonomik yaşamda düzenleyici rolünün KOBİ'ler lehine çevrilememiş olması küçük olanın ayakta kalmasını zorlaştırıyor. KOBİ'lerin sadece likidite ya da kredi sorunu yok. KOBİ'lerin yüksek vergi sorunu var, sosyal güvenlik prim maliyeti sorunu var, eğitimli işgücü sorunu var, enerji maliyetleri ile ilgili sorunları var, var da var...
Küçük işletmeler ne olacak?
Ülkemizde istihdamın neredeyse yüzde 95'ini sağlayan küçük işletmeler her geçen gün tükeniyor, yeni ekonomik düzen karşısında eriyip bitiyor. Birçoğu artık kepenk kapatıyor, işçi çıkarıyor yahut küçülme yoluna gidiyor. İleri teknoloji ile çalışan büyük firmalar ölçek avantajından yararlanarak sürekli palazlanırken küçük işletmeler rekabette geri planda kalıyor.
Ortaya şu sonuç çıkıyor. Türkiye'nin iktisadi hayatını yeniden tanzim etmesi, bunu yaparken de yapısal problemlerin palyatif tedbirlerle değil kalıcı çözümlerle bir bir masaya yatırılması, gerçek anlamda işsizliğin önünü alacak tedbirlerin alınması gerekiyor. Paradan para kazanma yollarının sonuna kadar açık olduğu, reel sektörün sürekli daralıp küçüldüğü, girişimcilikte fırsat eşitliğinin sağlanamadığı, kamunun hala önemli bir istihdam alanı olduğu, üreten kesimlerin küresel rekabet arenasında ayakta duramadığı, hammadde, enerji, sosyal güvenlik maliyetlerinin hayli yüksek olduğu bir ekonomik atmosferde özellikle kentsel işsizlik ibresinin yüzde 17'lere vurması bir tesadüf değildir.
Bankasından 1200 çalışanı kapı dışarı eden Sabancı'nın boğazda 56 milyon dolarlık yalı satın alması, oynak tabiyetli-dansöz kurdan müstefid cebi dolu yatırımcının paradan para kazanması, kasasında 500 Bin Lirası olan kimsenin bunu reel sektöre yatırım olarak kazandırmayıp faiz gelirine talip olması, krizi bahane bilip işçi çıkartan fırsatçı patronların varlığı, IMF dayatmaları ile yoluna devam eden kamu ekonomisinin içine düştüğü yanılgı ekonomi politikalarını yönlendiren odakları hiç mi rahatsız etmiyor?
Özellikle kentlerde işsizlik gibi büyük bir bela ile mücadele eden yığınların kredi kartlarındaki şişmeler kart sahiplerinin azarlanması yoluyla terbiye edilmeye çalışılıyorsa üzerini örtmeye çalıştığımız büyük ve derin bir sorunun üstüne sünger çekilmeye çalışılıyor demektir. Bu insanlar kredi kartlarıyla otomobil, yazlık, lüks kıyafet, pırlanta, Avrupa tatili vs satın almıyorlar. İşsizlik karşısında çaresiz kalan insanlar en temel ihtiyaçları olan barınma, gıda, giyim gibi ihtiyaçları için, "bir gün iş bulur öderim" umuduyla harcama yapıyorlar. Aksi takdirde hırsızlık yaparak mı karınlarını doyuracaklar?
İşin özeti şudur: Türkiye ekonomisi küresel iktisadi sistemle uyum sorunu yaşamaktadır. Vahşi kapitalizm bizden kendisi için engel oluşturan bütün sınırlamaları kaldırmamızı istemektedir. Geçmiş yıllarda altına imza attığımız tahkim gibi uygulamalar buna bir örnek olarak gösterilebilir. Bununla birlikte "milli ekonomi" sürekli kan kaybetmektedir. Türkiye'deki bankaların sermeye oranlarına bakıldığında bunun yüzde yetmiş beşinin yabancıklara ait olduğu, toplanan mevduata da bunların yön verdiği anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan yerli sanayi artık bir nostalji unsurudur. SEKA kapandıktan sonra Türkiye, kitap ve gazete kâğıdında dışa ta göbekten bağımlı hale gelmiştir. Kitap-gazete kâğıdı üretecek bir tesise şu an itibarıyla sahip değiliz. "Siz kapatın biz size satarız" mantığını dayatan küresel sermayenin tek derdi Türkiye'yi tüm varlığıyla açık bir ekonomik sömürü alanı haline getirmektir. Türkiye'deki işsizlik zaten umurlarında değildir. Peki, esas umur sahibi olması beklenenler nerededir?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




