Türk romanı üzerine bir izlek çalışmasI
Türkiye’deki sayılı eleştirmenlerden biri olan Fethi Naci, kaleme aldığı günlüğünde edebiyatın gücünü yitirdiğini yazmıştı. Naci daha sonra bu günlüklerini bir araya getirince ortaya daha çarpıcı gerçekler çıktı. Fethi Naci, edebiyatın gücünü yitirdiğini belirtirken bir de eleştirdiği yazarların tahammülsüzlüğünden yakınıyordu.
Edebiyatın gücünü yitirmesiyle edebiyatçıların eleştiriyi kabul edemeyişi arasında nasıl bir bağ bulunduğunu anlamak zor değil. Naci’nin günlüklerinin yazıldığı tarih itibariyle değerlendirip günümüze taşıdığımızda ise, durumun daha da kötüye gittiğini görüyoruz. Eleştirdiği yazarların seviyeyi düşürdüklerinden, kendisine cephe aldıklarından yakınan Naci, edebiyat’ın gücünü neden yitirdiğini bu örneklerle dolaylı da olsa anlatmış oluyor, tabii anlayana.
Naci gibi edebiyatımızda eleştiri deyince akla gelen bir diğer isim de Prof. Berna Moran. Halide Edip’in asistanlığını da yapan Moran bir mülakatında, Türk romanının nereye gideceğini kestirmek zor gözüküyor diyordu. Haklı çıktı Moran, Türk romanı artık yeni deryalara kapı aralıyor. Eleştirmenlerin azlığı da ortaya konulan ürünlerin edebi niteliğini anlamamız için yeterli gelmiyor. Moran ve Naci eleştiriyi epistomolojik derinliğine yapan isimler. Ama nedense yaptıkları eleştiriler ya hep ters algılanıyor ya da kulak arkası ediliyor. Cevdet Kudret ve Jale Parla da bu eleştirmenlerin arasında anılacak isimler.
Edebiyatımızın bu durumu elbette dünya konjonktürüyle de doğru orantılı. Ülke sınırları dışında verilen edebi ürünlerde, biçimsel olmasa da düşünsel bir boşluk var. Post-modernizm batı’da da bir kırılma meydan getirdi. Bu kırılma hayatın her alanında olduğu gibi edebiyatta da kendini gösterdi. Değişen dünyada öncelikli algılamalar değişti. Avrupa, roman türü açısından bizden hep ilerde oldu. Cemil Meriç bunun nedenini batıda yaşanan toplumsal değişim ve travma olarak gösterse de, Tanpınar buna farklı bir açıdan yaklaşır. Tanpınar edebi hayatın olgunlaşamadığını, belli bir temponun yakalanamadığını söyler.
Meriç’in ifadelendirmesinden yola çıkarsak, bizde o travmayı iliklerimize kadar yaşadığımızdan dolayı mıdır nedir, iyi kalemler yetişmeye başladı.
Kimseden H.Rahmi Gürpınar’ın “Şıp Sevdisi”ni Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası”nı beklemiyorum; onlar zaten Türk edebiyatındaki yerlerini çoktan aldılar. Hatta “Araba Sevdası” romanı dünya edebiyatı açısından da bir kazançtır, teknik olarak.
Edebiyatımızın gelişim seyrine farklı açılardan bakıldığında ise bambaşka gerçeklerle karşılaşıyoruz. Batı toplumlarının yaşadığı sosyal olaylar önemli romanların yazılmasına sebebiyet verdi. Victor Hugo’nun “Sefiller”i, Daniel Defoe’nin “Robinson Crusoe”su, Emile Zola’nın yazdıkları, Stendhal’ın, Balzac’ın Batı’da bir omurga teşkil etti. Dostoyevski ve Tolstoy gibi Rus romancıları da bu minvalde değerlendirilebilir.
Türk romanı ise bir omurgasızlık üzerinde gelişti. En başından beri ortada bir belirsizlik vardı. Bir anlamıyla Türk romanı ölü doğmuştur, diyebiliriz. Çünkü ikameci bir anlayışla hareket edildi. Batı taklitçiliğinden öteye geçilemedi. Özgün bir roman stili geliştirilemedi.
Zaten Cumhuriyetle birlikte edebiyatımız da değişti, olgunlaşmamış, yeni yeni serpilen bir tür olan romanımız belli kıstaslar altına alındı. Osmanlı’nın son dönemleriyle cumhuriyetin ilk yıllarında romanımızın temel konusu, batılılaşmanın sosyal yapımız üzerindeki etkisi oldu. Daha sonraları ortaya çıkan Köy romancılığı ise belki de en organize yazım biçimiydi.
Köy enstitülerinden yetişenlerin kaleme aldıkları yazım biçimi, sıradan bir köy yaşantısından çok ideolojik bir bakış açısını yansıtıyordu. Resmi devlet ideolojisinin birer aktarımıydı. 1960’larda birlikte bir değişim yaşandı, 1980’lerde ise türevleriyle birlikte tamamen önemini kaybetti. Çünkü sığ bir bakış açısı vardı. Mahmut Makal ve Fakir Baykurt bu türün en önemli temsilcileri oldular.
O dönemde yazılan köy romanlarında geçmişin izlerine ait hiçbir şey bulamazsınız, çünkü onlara göre geçmiş mutlaka unutulmalıdır. Bu anlayış 1960’lara doğru etkinliğini kaybeder. Mesela Kemal Tahir bunu aşmıştır. Zaten o da saplanıp kalsaydı herhalde “Devlet Ana” gibi bir eseri edebiyatımıza kazandırmazdı.
Burada, köy romanı deyince Yaşar Kemal’i ayrı tutmak lazım. Köy romancılığını köy enstitülülerin bakışından sıyrılarak daha gerçekçi bir gözle anlatmıştır Kemal, köye köy olarak bakmıştır. Bütününü değerlendirmiştir. Kemal’i ayrı tutmamızın bir diğer gerekçesi de, enstitülü romancıların olayları tam anlamıyla köy ve köylü gözüyle anlatmadığıdır. Bunun en önemli kanıtı da Mehmed Uzun’un kitaplarının halen büyük ilgi görmesi. Uzun kendi coğrafyasının acı gerçeklerini, köy gözüyle anlatıyor ve okunuyor.
Nedeni ise tıpkı Kemal gibi köyü köy olarak insanı insan olarak görmeleri. Romancılığımızdaki omurgasızlık cumhuriyetin en organize edebi akımında kendini ele veriyor, köy romanı yazmak adına yola çıkanlar, birilerini hep yok sayıyor.
Köy yaşantısını konu olan yazarlar arasında Yılmaz Güney’in de pek bilinmeyen bir romanı vardır. “Boynu bükük öldüler” romanı köyü köy olarak anlatır, ne yaşadıysa romanında onu yazmıştır Güney. Irgat bir ailede doğmasından dolayı Yılmaz Güney özellikle doğudaki köy yaşantısını yakından bilmektedir.
Tanzimatla başlayan süreç...
Tanzimat’la birlikte batılılaşma sorunu Osmanlı’nın son dönemlerinde tartışılmaya ve yazılmaya başlandı. Ahmet Mithat, Yakup Kadri, Halit Ziya, Reşat Nuri, Ahmet Hamdi, eserlerinde batılılaşmayı konu aldılar bunları daha sonra köy romanları izledi. Çünkü batılılaşmayı isteyen bir ülkede batı karşıtlığını körüklemek olmazdı. Sınırları çizilmiş köy romancılığı devreye sokuldu. 1950’lerden sonra ise Kurtuluş Savaşını konu alan romanlar yayınlanmaya başladı. Tarık Buğra öne çıkan isimlerden biri oldu. Peyami Safa, M. N. Sepetçioğlu bu kulvarda değerlendirilebilir. Kurtuluş Savaşını konu alan roman deyince Halide Edip’ten bahsetmeden olmaz. Edip’in yazdığı “Ateşten Gömlek” adlı roman Kurtuluş Savaşı sürerken yazılmış ilk ve tek kitaptır. Daha sonra Kurtuluş Savaşını konu alan eserler aktarılan bilgilerden yararlanılarak, alınarak yazılmıştır.
1960’lara doğru romancılığımız kısmi değişikliklere uğradı. Köyden kente göç ve sosyal değişim, romanlara konu oldu. Attila İlhan’ın “Kurtlar Sofrası” bu dönemde yaşananları çarpıcı bir biçimde anlatır. Orhan Kemal de romanlarında bu sosyal değişime yer verir.
İlginçtir hatırı sayılır bir işçi romanı da yazılmadı ülkemizde. Orhan Kemal’in “Bereketli topraklar üzerine” adlı romanı bu anlamda incelenmesi gereken bir kitap, ama arkasından böyle kitaplar gelmedi. Reşat Enis var bir de bu anlamıyla işçi sınıfını anlatan, yine de bir elin parmakları kadar az konu edildi, işçi sınıfı romanlara.
70’lerin sonunda vefat eden Oğuz Atay ise klasik romancılığımızın dışında eserler verdi. Yeni teknikler denedi, bunda da başarılı oldu. Yusuf Atılgan yine romanımızda, yeni kapılar açan isimlerden biri oldu. “Anayurt Oteli” hem diliyle hem de psiko-sosyal yapısı ve roman karakteriyle daha sonra gelen romancılara örnek teşkil etti.
1980’lere kadar Türk romanında önemli eserler yayınlandıysa da bu eserler de bireysel bir kazanım olarak kaldı. Edebi bir akıma dönüşemedi. Türk romanı ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığım yapıtlar ve yazarlar dahilinde kendine yeni pencereler açmaya çalıştı fakat omurgasızlık nedeniyle pek fazla başarılı olunamadı.
Yine de iyimser çalışmalar yok değil, yeter ki üretim olsun, bir de eleştiriye tahammül. İyiyle kötü nasıl olsa hayatın her alanında birbirini ayrıştırıyor. Yazara düşen sosyal sorumluluk ilkesini de unutmamak gerekir. Bu ilkeyi yerine getirdiğimiz zaman edebiyatımız birçok şeyi aşabilir. Sadece biçimsel ve teknik açıdan değil, dünyada yaşanan bir dizi olumsuzluğa da kayıtsız kalmamalı yazar. Tıpkı Fransız edebiyatının usta isimlerinden B. Henry Levy gibi.
Kaç yazar var şimdilerde Levy gibi, bilmiyorum ama Saraybosna’ya giderek, Aliya İzzetbegoviç’le görüşmesi ve burada yaşanan vahşete dikkat çekerek Avrupa’nın ortasında yaşanan barbarlığa karşı sesini yükseltmesi Levy’nin yazdığı eserlerinden çok daha fazla şey ifade ediyor benim için. Biraz da buradan bakabilmeliyiz edebiyata.
Şimdilerde artık bu tip yazarlar kalmadığı için yüksek nitelikli edebiyat ürünleri de yok. Bu yüzden eleştirilerin dozu da haliyle artıyor, giderek de artacağa benziyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



