Ramazan aylarında çeşitli vesilelerle bir araya gelen dostlar, çoğu zaman bir sohbet atmosferinde tarihi ve kültürel miras üzerinde konuşur, görüş alış-verişinde bulunurlar. Bazılarının perspektif derinliği ve kültürel zenginliği kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar ve politika üstü kalmasına özen gösterilen bu konuşmalar bir tarih muhasebesine dönüşür. Güzel de olur.
Bu yıl da katıldığım Birlik Vakfı ve Kültür A.Ş. gibi geleneksel hale getirilen iftarlarda, bazı dostlarla yaptığımız sohbetler bende böyle bir çağrışım uyandırdı ve bölgedeki gelişmeleri etkileyen Türkiye'nin geçmişi ve geleceği gözden geçirildi.
20. yüzyılda, Osmanlı son yıllarından beri yaşadığımız büyük yıkımdan ötürü, bölgede kendini ilgilendiren gelişmeleri bile AB ve ABD gibi ülkelerden görüş alarak değerlendirmeye çalışan ülke yönetimi, artık kendisine ait politikalar belirlemeye başladı. Ortadoğu'yu acı tarlasına dönüştüren Batı'nın ileri karakolu İsrail'e dur demeye çalışmak, büyük cesarettir.
"One minute" çıkışını Mavi Marmara'ya yaptığı hukuk dışı saldırıyla telâfi etmeye çalışan İsrail, Türkiye ile ilişkileri düzeltmek için teşebbüs ettiği hamlelerin akim kalmasından bir yıl sonra kesin olarak özür dilememeye karar verdi. Bu kararda, belki de Savunma Bakanlığı Müsteşarı'nın yaptığı, TSK'nın silahlarının onarılmasında İsrail'e artık ihtiyacımızın kalmadığını açıklaması önemli bir etken olmuştur. Özür dilemek İsrail için prestij kaybına yol açacaktı, ama bu kaybın karşısında hiçbir kazancının olmayacağını anlaması çok önemli.
Evet, artık Osmanlı dış politika tecrübesinden de yararlanacağıma umudumuz arttı. Bunu yıllardır savunan fikir ve sanat adamlarıyla siyasetçilerimizi rahmetle hatırlayalım...
Osmanlı kültür ve sentezi
Osmanlı devletinin 600 yıllık kültür hayatı ile bu bölgede yaşayan insanların oluşturduğu sentezi yeterince anlayıp değerlendirmeden kendimize mahsus bir yaşama ve düşünme biçimi geliştiremeyiz. Bunu yapamayınca da ne kendi dünyamızda ve ne de başkalarının dünyasında kendimiz olarak bize mahsus hayatımızı sürdüremez ve yeril bir politika üretemeyiz.
Bu temel meseleler hallolmayınca da ne otomotiv sanayisi ve ne de silah sanayisi ile savunmamızı gerçekleştirebiliriz. O yüzden 200 yıl önce Osmanlı'nın teknoloji transferini sağlayamayışını sadece bunun için mühendislik okumaya gönderdiğimiz gençlerin başarısızlığına değil, milli kültürden kopan insanların özgüvenini kaybederek yabancılara özenmesine bağlı değerlendirmek gerekir. Eğer gençleriniz taklitçi bir tarzda yaşamayı benimsemişse, hastalık ciddi bir sendroma dönüşmüş demektir. Henüz biz bu sendromdan tamamen kurtulamadık.
Önce kendimize güvenmenin en önemli desteği olan kültür mirasımızı yakından bilmeliyiz. Osmanlı kültürü, Akdeniz çevresinde, üst üste yığılmış Mısır, Babil, Asur, Yunan, Roma, Bizans, İslâm medeniyetiyle birlikte Arap, İran ve Orta Asya Türklerinin kültürel mirasını özümsemiştir. Devletin idarî yapısından mimarî ve musikî gibi sanat ve kültür değerlerine kadar, kendinden önce bu çevrede yaşamış toplumların bâkiyesini de içinde barındıran Osmanlı, Roma'nın baskıya dayanan barışını adalet esasına dayandırarak bu coğrafyaya hâkim kılmıştır. Bu toplumun insan anlayışı, kendi dışındakilere de olabildiğince hoşgörülü ve farklılıklarını korumasına imkân veren, çağdaş Avrupa uygarlığının çok ilerisinde bir perspektife sahiptir. Yunus Emre bunu şöyle ifade etmiştir: "Yaratılanı severiz Yaratan'dan ötürü"...
Son yüzyılda Ortadoğu ve Balkanların yaşadığı en büyük travma, Osmanlı Devleti'nin çöküşüdür. Çöküşü hızlandıran, batılı müttefiklerin saldırılarını psikolojik olarak en çok etkili kılan, Osmanlı aydınlarının içine düştükleri yenik psikoloji ile Batı Avrupa hayatına duydukları özlem ve özentidir. O yüzden, teknoloji transferi için gönderilen paşazâdelerin çoğu, oralarda ya bir jigoloya dönüştüler veya üçüncü-dördüncü sınıf batılı sanatçılara hayran olarak onları taklit eden resimler yaparak döndüler. Bu hayranlık, toplumun yönetici kesimini komplekse soktuğu kadar her alanda başarısızlığa da mahkum kıldı. Askerî ve siyasî sonuçlar, esasen kültürel yenilginin bir sonucu. Kültürüne sahip olamayanın vatanı her zaman tehlikededir.
Bu yüzden de Osmanlı'nın yaşadığı çöküntünün belki de büyük ağırlığı, Anadolu insanının omuzlarına çöktü. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla sonuçlanan İstiklâl Savaşı, Millî Mücahede ve Millî Mücadele süreçlerinden geçen askerî ve siyasî bir hareketin son adıdır. Bu anlamda neticeye ulaşıldı fakat kültürel alanda hâlâ "Millî Mücadele" süreci devam ediyor; asker zafer sonuçta insanımızın milli kültürümüze sahip çıkma amacına ulaşamadı.
Anadolu dışındaki insanların yaşadığı coğrafyada barınamaması, başlarına gelen her türlü felâket, anavatan diye bildikleri Türkiye'ye sığınmalarına yol açtı. "Parasını kaybeden imanını da kaybeder" şeklinde Hindistan ve Pakistan bölgesinde atasözü halinde söylenen bir görüşü dikkate alırsak, her şeyini kaybedenin elbette hiçbir şeye sahip çıkamayacağı besbelli.
Osmanlı kültürü ve bu kültürün farklı alanlardaki tezahürünü gözden geçirirken, edebiyatla ilgili olduğu kadar tasavvuf kültürünün günlük hayattan yansıyan tecrübelerinin de bize mahsus bir tarafı var. Yaşanan hayatı konu edinen edebî eserlerdeki asıl derinliğin ölçülerinden en önemlisi elbette samimiyettir. O da ancak sanatçının veya yazarın bizzat yaşayarak veya gözlemleyerek görebildiği, sezebildiği ve yaklaşabildiği şeyleri anlatmaktan geçer.
Görüntüyle gerçeği, bir şeyin hakikatiyle menfaat düşüncesinin oluşturduğu yozlaşmayı birbirinden ayıramayan, her görmediği şeyi yok sayan yahut politik endişeyi insanî ve metafizik değerlerin üstüne çıkaran insanlara sanatçı denemez tabii. Bir kültürün bütün boyutlarını kavramadan onunla ilgili yapılacak her şey, günü kurtarma çabasından öteye geçemez. Siyasi ve ekonomik, hatta her anlamda toparlanma için önce kültürümüzü, ardından da günün gerektirdiği eğitimi sağlamak zorundayız. Yoksa ne yapsak bir günümüz diğerinden farklı olmaz.
Günlük hayat, edebiyat ve zihniyet
Dünya görüşü ve edebiyat ilişkisi sanıldığından daha köklü, daha derin bir ilişkidir. Medeniyet değişimini iki kere yaşamış bir millet olarak bunu en fazla idrak eden toplumlardan biriyiz. Bütün dünya da böyle... Eski Yunan ve Latin edebiyatlarının Orta Çağ boyunca unutturulması ve Hıristiyanî bir anlayışın Kilise gözetiminde eğitim, edebiyat ve tiyatro faaliyetlerine hakim olması tesadüfî değildir. O yüzden Orta Çağ Batı için bir karanlık dönemdir.
Rönesans'la birlikte, yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkışının en dikkate değer belirtisi, sanat ve edebiyat eserlerinde görülür. Bir medeniyet krizi ile başlayan Tanzimat sonrası yeni Türk düşüncesi ve edebiyatının bütün farklı nesilleriyle ortaya koydukları eserlerde yeni insan tipi ve farklı dünya görüşü kendisini gösterir. Aslında batılılaşma düşüncesiyle birlikte pozitivist yönde gelişen zihniyet değişimi de edebiyatımıza bir hastalık gibi girmiştir.
Zihniyet, her türlü entelektüel faaliyeti etkiler. Çünkü insan zihni ve gönlü ile tercihleri arasında çok yakın ilişki vardır. Duygularımızla düşüncelerimizin ortak ifadesi dilimizdedir ve bu da belli kalıplarda teşekkül eder. Çoğu zaman kendimize ait sandığımız pek çok görüş, esasen başkalarından derlenmiş düşünce kırıntılarından ibarettir. Ne var ki, her insan kendine özgü bir terkiptir ve hiçbir şekilde başkasının kopyası değildir. Severek naklettikleri bile, nihayet kendi aynasından yansıyan görüntülerdir. İşte bu aynayı da resim gibi gösteren ve bir yere yerleştiren çerçevedir. Elbette bu resmin yüzü kadar çerçevenin motifleri de önemlidir.
Eğer batılı bir kafa yapısına sahip olmuşsanız, batılı değer yargılarını inkâr ederken bile batılının argümanlarını kullanır, onun söylemleriyle görüşlerinizi savunursunuz. Çünkü batılı kalıplar hem kolay öğreniliyor, hem de kullanışlıdır. O yüzden de batılının liberal görüşlerini benimseyenler bile, sosyalist veya marksist görüşleri batılı yazarların ifadeleriyle eleştirirler.
Edebiyat ve düşünce alanında geleneğe bağlı şahsiyetlerle her alanda başka bir kültürün sözcülüğünü üstlenenler arasında çok önemli bir çatışma görülür. Bu gelenek ve yenilik çatışmasının her toplumda gerginliklere yol açtığı ve yeni nesillerin enerjisini boşa tükettiği biliniyor. Bunlar arasında makulün ve orta yolun A. H. Tanpınar'ın ifade ettiği şu formülde olduğunu söyleyebiliriz: "Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek."
Evet, insanımızın kendimize ve tarihimize özgüven kazanarak bu ülkenin kalkınmasına hizmet etmesinin tek yolu vardır; o da tarihi ve kültürel mirasımızı tanımak ve benimsemektir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




