Âkif, I. Dünya Savaşı yıllarında gittiği Berlin seyahatinden dönüşte ilginç bir nükte yapar. Nükte şöyledir:
"- Berlin'de ne var, ne oluyoruz? diye sorulunca; Âkif:
"- Ne olacağız, dedi; Berlin'e gittim, elçimiz Kur'an tefsiri yazıyor; İstanbul'a geldim, Fatih'te hocalarımız siyaset konuşuyor. Ne olacağız, artık anlarsınız... "
(Midhat Cemal Kuntay, Mehmed Âkif, Timaş Yayınları, İstanbul 1995, s. 217- 218).
Eski adıyla Hariciye, yeni adıyla Dışişleri Bakanlığı'nın iki yüz yıldır süren serencamını görmek isterseniz, mutlaka Mahmut Çetin'in kaleme aldığı "Boğazdaki Aşiret" başlıklı eseri okumalısınız. Çünkü Türkiye'de "monşer" (Batı taklitçisi, alafranga insan tipi) olmanın yolu belli ve hem de çok ilginç bir aşirete mensup olmaktan geçiyor. O yüzden öyle önüne her gelen elçiymiş, büyük elçiymiş seçilemez. Mutlaka kültür ve düşünce bağlamında gelenekten kopuk, Batı yanlısı, geleneksel değerlere önem vermeyen... şeklinde ayrıcalıklı özellikler taşıması gerekiyor ki, Hariciye Vekâleti'nde görev alabilsin.
Bu durum şimdilerde kısmî bir değişime uğrasa da yine hâlâ "Boğaziçi Aşireti"nin egemenliği sürmektedir.
Her neyse biz sadede gelip bir nebze olsun Osmanlı diplomasisini konu edinelim:
Osmanlı İmparatorluğu'nun güçlü olduğu dönemde uzun süre tek yanlı diplomasi yürütülmüş, güçlü görülen devletlere elçiler gönderilmiştir.
Ancak, bu uygulama devletin "gerileme" döneminde Osmanlıların zararına dönüşüp, İmparatorluğun gerilemesini çabuklaştıran da bir etken olur. III. Selim dönemine kadar tek yanlı diplomasi sürer. Bu süreçten itibaren ise, sürekli diplomasiye geçiş yapılır. Nitekim Osmanlı Diplomasi ve Sefaretnameler, (3. basım, İstanbul 2010) başlıklı eseri kaleme alan Hüner Tuncer konuya ilişkin şu bilgileri verir:
"Sürekli diplomasi temsilciliklerinin yerine getirmekle yükümlü oldukları görevlerden, bir devletin öteki devletler nezdinde ulusal çıkarlarını korumak ve geliştirmek, nezdine atandığı ülkeye ilişkin her türlü bilgiyi toplamak ya da gönderen ve kabul eden devlet arasında iletişimi sağlamak gibi görevleri yerine getiremeyen tek yanlı diplomasi yöntemi, özellikle 18. yüzyıldan başlayarak, giderek gerilemekte ve çökmekte olan bir imparatorluğun artık taşıyamayacağı bir yük halini alır.
Osmanlılarda sürekli diplomasi uygulamasına geçiş, Avrupa devletlerine kıyasla oldukça geç gerçekleşmiştir. Batı'da sürekli diplomasi yöntemi, ilk kez 15. yüzyılda, İtalyan şehir devletleri tarafından uygulanmıştı.
Osmanlı Devleti'nde sürekli diplomasi yönteminin gereksinmesini duyan ilk padişah Sultan III. Selim'dir (1789-1807). III. Selim, yabancı devletler hakkında ve bu devletlerde yer alan olaylar ve gelişmelere ilişkin daha doğrudan ve güvenilir bilgi sahibi olmak ve aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu'nu Batılı devletler topluluğunun dışında bırakmamak gerekçeleriyle, Avrupa başkentlerinde sürekli elçilikler kurma kararını almıştı.
III. Selim, kişisel eğilimleri açısından da, Batı'yı yakından tanımak isteyen ve Batı ile yakın ilişkiler kurmaktan yana olan bir padişahtı. Ancak, Selim böyle bir kişiliğe sahip olmamış olsaydı bile, bu dönemdeki koşullar, artık Osmanlıların tek yanlı bir diplomasi yürütmesine uygun değildi. Osmanlı Devleti'nin askerî, teknik ve mali alanlarda, Batıya bağımlılığı giderek artmaktaydı. Artık yabancıların, bu yüce imparatorluktan bazı ayrıcalıklar elde edebilmek amacıyla, İstanbul'da sürekli elçi bulundurma gereksinmesini duydukları günler çok geride kalmıştı.
1793 yılı, Osmanlı diplomasi tarihinde önemli bir tarihti, çünkü bu tarihten başlayarak, Osmanlı Devleti de karşılıklı ya da başka bir deyişle, sürekli diplomasi yöntemini uygulamaya başlamıştı.
İlk sürekli Osmanlı elçiliğinin, Fransa Devleti nezdinde kurulması düşünülebilirdi, çünkü Padişah III. Selim, Fransa'ya karşı özel bir yakınlık duymaktaydı. Ancak, bu tarihlerde Fransa'da bir devrim olmuş ve iktidara yeni bir rejim gelmişti. Henüz öteki devletlerce tanınmayan bir rejimi Osmanlı Devleti ilk olarak tanıma cesaretini gösterememiş ve bu nedenle de, Fransa'da sürekli elçilik kurulmasından bir süre için vazgeçilmişti.
İlk sürekli Osmanlı elçiliği, 1793 yılında İngiltere Devleti nezdinde kuruldu. Londra'ya atanan ilk sürekli Osmanlı elçisi, Yusuf Agâh Efendi'ydi. Kalyonlar eski kâtibi olan Yusuf Agâh Efendi'ye Padişah tarafından "Büyükelçi" aşaması verilmişti. Yusuf Agâh Efendi'nin maiyetinde, sır kâtibi Mahmut Raif Efendi, biri Müslüman öteki Hristiyan olmak üzere, iki maiyet memuru ve iki Rum çevirmeni bulunmaktaydı. (Age., s. 24-26)."
"İlk Osmanlı elçileri, başlıca şu nedenlerle yabancı ülkelere gönderilmiştir:
Barış antlaşmaları ya da ticarî sözleşmeler imzalamak,
Barış önerisinde bulunmak, barış görüşmeleri ya da arabuluculuk yapmak, herhangi bir antlaşmanın maddelerini görüşmek,
İyi dostluk ilişkileri kurmak ya da var olan dostluk ilişkilerini pekiştirmek,
Osmanlı Devleti'nin alacaklarını toplamak,
Gönderildikleri ülkelerin Osmanlılar hakkındaki görüş ve politikalarını öğrenmek,
Osmanlı padişahının cülusunu (tahta çıkma) bildirmek, armağanlar götürmek, padişahın bir mektubunu götürmek,
Tahta yeni geçen Avrupa monarkının cülusunu tebrik etmek,
Avrupa krallarının taç giyme törenlerinde hazır bulunmak,
Avrupa krallarını sünnet düğünlerine çağırmak,
Vergi talep etmek. (Age., s. 14)".
Elçilerin seçimi ve maiyetine gelince:
"Osmanlı elçilerinin seçiminde genellikle büyük bir titizlik gösterilirdi. Elçinin, iki ülke arasında barış ve sükûnu gerçekleştirecek ya da sürdürecek nitelikte bir kişi olması gerekirdi..
Elçiler, ün ve onur sahibi ve yabancı dil bilen kişilerden seçilirdi... Hatta yabancı dil bilmelerinden ötürü, 16. yüzyılda, Alman ya da Leh asıllı olan bazı kişilerin bile elçi yapıldıkları görülmüştü. Örneğin, 1549 yılında Mahmut isminde bir Alman asıllı ve 1562 yılında da İbrahim isminde bir Leh asıllı mühendis, Alman İmparatoru'na elçi olarak gönderilmişlerdi
Kendilerine elçilik görevi verilenlere, dönüşlerinde geri alınmak üzere, yurtdışına çıkmalarından önce "Defterdarlık" "Nişancılık","Beylerbeyliği" ya da "Kadıaskerlik" gibi büyük rütbeler ve yetkiler verilirdi.
"Orta elçi" olarak gönderilenlere Defterdarlık, Nişancılık (rütbesi); "büyükelçi" olarak gönderilenlere Rumeli veya Anadolu Beylerbeyliği; İran'a gönderilen elçilerden ulema (bilginler) sınıfından olanlara ise, Anadolu Kadaskerliği rütbeleri verilmekteydi.
Elçi olarak seçilenlerin çoğunluğu, savaş sırasında tutsak olarak ya da çok küçük yaşlarda İstanbul'a getirilip, Enderun okullarında okutularak, Müslüman olmuş bilgili kişilerdi. Bunlar ülkeye çok küçük yaşlarda geldikleri için, kendilerini tamamen Türk sayarlardı. Kökeni Türk olan Osmanlı elçileri ise, en iyi aileler arasından seçilirdi.
Osmanlı elçileri, genellikle, çok kalabalık bir maiyetle görev yerlerine giderlerdi. Elçilerin, yanlarında bazen bin kişilik bir maiyet bile götürdükleri olurdu. Elçi ve yanındakilerin yabancı ülkelere girişleri, o ülke halkına unutulmaz bir gün yaşatırdı. (Age., s. 17-18)"


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



