Osman Konuk, adını 1980'li yılların başında Yönelişler dergisinde yayımladığı şiirlerle duyduğumuz ve bir daha hiç unutmadığımız bir şair. İlk şiir kitabı Seni Yalnız Ben Anlarım'dan 2006 yılında çıkan ikinci kitabı Tehlikeli Belki'ye kadar uzanan sessizlik süreci Osman Konuk'u unutturmaya yetmedi. Hatta daha bir hatırlanmasını sağladı diyebiliriz. "Tüm iyiliğin filmlerin iyi bitmesini istemek / ama bu kente gelirsen unutma beni ara / sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım" diyerek giden ve yirmi dört yıl ortalıkta gözükmeyen bir şairi okuyucunun unutması mümkün mü? Mümkün değil; çünkü o sessizliğini alıp giderken, içimizde yaşayanlardan herhangi birine çok önemli bir çağrı bırakıp gitmişti. Tam da bir şiirin can alıcı noktasında sözü ortada bırakıp gitmek ya da gelecek çok önemli günler için kurulmuş hayati bir cümleyi başladığı yerde bitirmek gibi... Osman Konuk'un ilk şiir kitabından sonra uzun süreli sükûtu kendince çok anlamlı bir sebebe tekabül etmekle beraber, yeni yazacakları beklentiye dönüşüp hep merak konusu olmuştur. Burada şu gerçeği de ihmal etmiyoruz elbette: İyi şairler ne yazacakları kadar, nerede duracaklarını bilirler ve yazmak kadar yazmamanın da (susmanın) bir üslup gerektirdiğinin farkındadırlar.
Bir şair çok iyi başlangıç yaptığı halde -hafızalara unutmak için mazeret imkânı verircesine- bu kadar uzun zaman neden susar? Şiir okuyucusu (ki o sıradan bir okuyucu değil, şairin en canlı tanıdığıdır) iki yönlü sessizliğe boyun eğer. Birincisi, şiirin geri çekilişidir ki şiir şaire yüz vermez, şair eşik atlayamadığı için şiiri belli zamanın dışına çıkamaz. Dolayısıyla okuyucu "şiir nasip işidir" diyerek şairin izini bırakır. Okuyucunun boyun eğdiği ikinci sessizliğe gelince, bu da emr-i hak vaki olup şairin hayattan geri çekilmesiyledir. Bu iki tür sükûtun dışında seyreden aktif sessizliklerin her zaman cevaplandırılması gereken bir tarafı vardır. Eğer Osman Konuk'un yirmi dört yıllık sessizliğinin cevabı nedir diye soruyorsanız, hemen söyleyeyim: Tehlikeli Belki ve Beyaz Savunma.
Kendisiyle yapılan bir söyleşide uzun süren şiirsel sessizliği hakkında sorulan soruya verdiği cevap oldukça düz ve dolayımsızdır: "Şiir yazdığım ve yayınladığım dönemlerde de, bunu yapmadığım dönemlerde de benim şiir ve sanatla alakam hep aynıydı. Şiir yazmıyor, yayımlamıyordum; ama o dönemlerde şiirsiz bir günüm geçmemiştir." Bu savunma şairin şiirle ilişkisine dair çok önemli bir hakikatin dile getirilmesidir aynı zamanda. Susmanın sınırsızlığından şiire bulaşan her zaman bir şeyler vardır. İki sessizlik arasındaki kıpırdanışa tanıklık eden bir sestir şiir. Öyle bir sestir ki o, şiir öncesi ile şiir sonrası sessizliğin tam orta yerinde durur. Bu ses her iki yönden de sükûtun kapısını zorlar. Bulunduğu durumdan, kurduğu ilişkiden hoşnut değildir ve bu yüzden gerilimli ve asabidir. Tam burada İbrahim Tenekeci'nin bir dizesinde söylemek istediği yere geliyoruz: "Şairsen yaşarsın / Uyum sorunu".
Gerilim ve asabiyet
Şairin gerilim ve asabiyetinin kaynağında modern hayatla kıyasıya didişme yatıyor. Yaşarken kendi zamanında olup biten karşısında yerini yadırgama duygusu bu. Yer yer mizah ve ironiyle sanki duruma müdahil olmaya çalışıyor, intibaı verse de bu öfke ve mizah şiirden dışarıya taşmıyor. Bozulan şiirin değil, şairin asabıdır. Osman Konuk'un ilk şiirlerinden geldiği noktaya kadar bütün yazdıklarında bu taşan sabrı ve bozulan asabı görmek mümkündür. Üzüntü yerini maşeri vicdanı harekete geçirerek bir tür yüzleşmeye bırakmıştır. Şair kendi yüzüne bakma cesaretine sahip olanlara ayna tutar gibidir: "İsrailoğulları israilkızlarını öldürürken / iyiydik, penyelere inanıyorduk" (Penye ve Hakikat), "Bir gün sana bir cuma ısmarlarım yürüyerek gideriz / kontağı çevirdiğinde ama kardeşlik biter" (Geleceğin Şiiri), "Yergöstericilerin de bir annesi olmuştur / iççamaşırlarını ruhuyla doldurmuştur" (Sakinlik).
Beyaz Savunma kitabının ilk şiiri "Penye ve Hakikat" günübirlik olanla evrensel olan arasındaki mesafeye ironik anlamda iyi bir örnek. Hakikatin ömrünün neredeyse penye ömrüne denk düştüğü zamanlarda bir gerçeklik ancak bu kadar yalın bir dille ifade edilebilir. Modern hayatla birlikte hızla baş gösteren değer yitimi, profan algı, yapay ilişkiler ve sentetik yaşam kendine yaraşır perestiş vasıtalarını da beraberinde getirmiştir. Göğüyle birlikte bütün derinliklerini kaybetmiş modern insanın tek rabıtası eşya ile arasında kurduğu penye itikadıdır. Günlük hayatın ıvır zıvırına taalluk eden her şey bu itikadın zamana dağılmış ritüelleridir.
Elbise bedeni, beden ruhu, sathi olan deruni olanı gölgelediği gibi, penye de hakikati devre dışı bırakıp onun namına ortalıkta dolaşmaktadır. Doğum günü şarkıları, ölçü tartı aletleri, elektrik enerjisi, insan hakları, Virginia tütünü, el kameraları, merhamet, sürpriz, bikini adası, bahçıvan pantolonu, çift güllü yasin kitapları, milli emlakçiler, karabaş tecvidi; adına 'bir günlük hayat' dediğimiz ayinin müşterek enstrümanlardır.
Osman Konuk şiirinde baştan beri dikkat çeken şeylerden biri soyut ve somut kelimelerin hayatın içindeki konumlarına uygun bir şekilde şiirdeki yerlerini almış olmasıdır. Dört yana dağılmış gibi duran sözcükler hayatın içerisinde kaybolan şiraze ve muvazeneye denk düşüyor. Tembihlenmiş, siparişe uygun kurulu bir hayatı şu dizeden başka kim uykusundan uyandırabilir: "Sabah evden çıkarken cebindeydi akşama dönme nedenin."
Kelimeler yaşanan çağın dökümü gibidir. Bir gerçekliğin içerisinden şiire girdiklerinde durumlarını hiç değiştirmez. Bu durum aynı zamanda Osman Konuk şiirinin karakterini tamamlayan bir özelliktir. Sade, yalın ve basit kelimeleriyle açıklanabilecek bir söyleyiş rahatlığına sahip olan şair, kelimeler üzerinde yer yer defarmasyonlar yapsa da klişelere müdahale etmez. Yerinde olmayan deyimleri yerli yerine yerleştirir. ("Balık söndürmek diye bir deyim var söndürülmez / Tek kişilik uyku tulumunda beraberken söndürülmez.")
İronik ve zehirli
'Kelimeleri yerli yerine yerleştirmek' ifadesinde biraz duralım ve burada şairin her şeyin farkında olduğunu söylemeden geçmeyelim. Zira hayat alabildiğine karmaşıktır ve dünya bu karmaşa içinde bir anlam yitimi yaşamaktadır. Kimse hayattan aldığı malzemeyi yeniden aldığı yere geri iade etmediği için, hayatın hiçbir kesitinde 'yerli yerindelik' kalmamıştır. Bu karmaşa fazlasıyla kendini bireyin iç dünyasında göstermektedir.
Şair 'bardaklar evrendeki en uygun yere konmalıdır' derken ya da 'bir tuzluk kan kaybedebilir mi' diye sorduktan sonra tuzluğun beyaz peynire doğru kanayışını bütün detayıyla okuyucuya izlettirerek anlam dünyamızdaki böyle bir kopuşa dikkat çekmektedir. Bardak kendi mevcudiyetinden kopmuş bir simgedir yalnızca. Ait olduğu boşluğu değil, kendisi için uygun görülen yeri doldurur. Her şeyin kendisi olmaktan önce yeri vardır ve her şey bir dekoru tamamlamak için işinin başındadır. Sağlığın hayatımızda ve hayatın da sağlığımızda büyük yeri vardır. Ne hayat ne de sağlık kendi başlarına bir anlam ifade etmemektedir. Hakikati penyeyle buluşturan kaderin hükmü neyse, hayatı sağlıkla buluşturan kaderin hükmü de odur. Bu öngörülü kader aynı şekilde teldolaptaki kepekli ekmekle buzdolabındaki köy yumurtasını da bir araya getirmiştir.
Osman Konuk'un Beyaz Savunma şiir kitabını eş zamanlı okuduğum şair dostuma kitabı bitirdikten sonra, 'haydi şimdi anlat' demiştim ve kitabı şu iki cümleyle özetleyivermişti: İronik ve zehirli! O kadar çağırdığım halde bu kelime (zehirli) daha önce bana neden gelmemişti, buna bir kez daha hayıflandım. İnsanı etkisi altına alan, dengesini şaşırtıp adresini unutturan bir şeyler var Konuk'un şiirlerinde. Etkin, etkili ve zehirli bir şey... Bir yönüyle tehlikeyi haber veriyor, diğer yönüyle tehlikeye düşürüyor. Tehlikeli belki. İtiraz eden, karşı duran, muhalif bir dil kullanıyor şair. Uzun süreli sessizliğinin anlaşılır, doğru bir sessizlik olduğunu gösteriyor. Acı çeken bir insanın ironisi var dizelerinde. Yine de acıya boyun eğmiyor ve şiirsel mukavemet gösteriyor. Elli beş sayfalık kitap (Beyaz Savunma) iki ciltten oluşuyor, burada da bir ironi var: Bütün kalın kitaplara, çok sözlere, lafazanlıklara, gevezeliklere, yamuk bir yol izleyen bütün düz yazılara... Biliyorum şimdi şair işlemediği ve üzerine kalmış suçlara karşı savunmasını yapmış olmanın gönül rahatlığıyla yeniden o kalabalık sessizliğine çekilecek. Ve belki de bu asabi sessizlikten öcünü almış bir şair olarak yeniden karşımıza çıkacaktır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



