İstanbul'da oruçlu zamanlarda hem hüzün, hem sevinç bir arada olur. Oruçlu bir hal ile insanların arasına karışmak, bir yandan kendi nefsinizle yüzleşirken, bir yandan da İslâm düşüncesine, inancına başkentlik yapmış İstanbul'da bugünü yaşamak. İnsanda olduğu gibi, şehirde de bir çatışmanın yoğunluğu yaşanır. Bugün, çelişkiler yumağında bir İstanbul'u görmek insanı elbette ki hüzünlendirir. İstanbul oruçlu mu, değil mi?
Bir Pazar sabahı dostlarla buluşmak, İstanbul'un ruhunu yaşayanların hüzünlü buluşması. Dostlukların en güzeli ve kalıcı olanı sevgidir. Sevgi, bir ömür ve daha ötesine götürür. Bağlayıcılığı sonsuzluktur. Öte dünyada da insanı buluşturması en büyük dileğidir insanın.
Üsküdar, dedem Müderris İsmail Hakkı efendiden beri ruhumuzda yer etmiş. Tahsilinin bir bölümünü Şemsi Paşa medresesinde yaptıktan sonra Fatih medresesine geçmiş. Bizlere de Üsküdarlı olma nasibi sanırım bir iz ve izlekten gelmedir. İstanbul'un manevî çevreleri oldukça yoğun. Bunların bir kısmı öne çıkmış durumda. Beşiktaş'ta Yahya Efendi dergâhı da bunlardan biri. Manevi hazzı hissedilen merkezlerden biri. Yuşa Hazretleri ve daha niceleri.
Üsküdar ile Cihangir gece gündüz birbirine bakan, birbirine işve eden iki nazlı belde. Üsküdar mı Cihangir'i kıskanır, Cihangir mi İstanbul'u? Beşiktaş nereye bakar? Beldelerin ruhunu kirleten yabancılıklar bir beldenin gözardı olmasına neden olur. Oysa Beşiktaş'ın da manevi öncüleri bir haylidir. Bu beldelerin her birinin birer manevi mukimi var. Üsküdar, bu bakımdan çok şanslı, birçok manevî mukimi bulunuyor. Baştanbaşa bir gönül ve ruh denizi. Hakiki deniz ile iç içe. Aziz Mahmut Hüdai bir manevi büyük. Cihangir semtinin manevi büyüğü ve bağı ise Hasan Burhanettin Halveti'dir. Günümüzde Üsküdar ve Aziz Mahmut Hüdai hazretleriyle yoğun. Sabah evden çıktığımda, Aziz Mahmut Hüdai'nin bulunduğu çevre şehirlerarası otobüsler, minibüsler, araçlarla dolu. İnsanlar bir manevi zatı ziyaret ederken, ona okuyacağı bir Fatiha, bulunacağı bir dua ile bir manevîlik yaşar. Bunun aşırılığa götürülmesi o manevi zatları da üzer.
Bir semtten diğerine giderken, oradan bakmak, birini diğeriyle eşleştirmek, onları bir biriyle özdeşleştirmek de bir güzellik. Üsküdar'da orucu hissetmek daha belirgin. Herne kadar tutmayanların sayısı giderek artıyor ise de oruç ruhu buraya egemen.
Üsküdar ile Cihangir birbirine bakar dururlar. Bunu Cihangir Camii'nin terasında durup bakınca insan daha bir anlıyor. Cami adeta bir teras gibi. Tepeden bakıyor Üsküdar'a. Bir de gece oradan bakmak var, bu, nasıldır bilmiyorum.
Cihangir'da Hasan Burhanettin Harputi'nin manevi varlığı kendi içinde. Gizli. Semt bu ruhun çok dışında. Camiin yerini sormak için girdiğim birkaç dükkân sahibi yüzüme bön bön baktılar. Neresi olduğunu bile bilmiyorlar. Oysa sonradan fark ediyorum ki, cami ile o dükkânların arası sadece iki yüz metre mesafe. Hemen bütün bakkallarında alkol satılıyor. Sokaklarına girildiğinde oruç hiç fark edilmiyor. Her tarafta yiyen içenler var. Öyle ki oruç tutanlar içeri kapanmış durumda. Öyle bir duygu.
Şişman, saçlarını arkada bağlamış, göbeği taşkın bir adamın elinde köpeğinin tasmasının ipi, diğer elinde bir şeyler yiyor. Köpeği, o anda sokağın ortasına dışkısını bırakıyor. Adam dönüp şöyle bir bakıyor, biraz da tebessüm ediyor. Bu hayvan mutlaka, evinin içine de böyle yapıyor olmalı. Beldenin tipik bir tipi. Sanki Cihangir'i o tanımlıyor ve temsil ediyor.
Camiin avlusuna girdiğimizde, hemen sağ taraftan sahile doğru bakıyorum. Cami, meşrutası, mezarları ve Hasan Burhanettin Efendi, orada yalnız, sessiz ve sakindirler. Üsküdar'da olduğu gibi yüzlerce ziyaret edeni yok. Gelen tek tük insanlar kimi camiin iki kapısını geçiş yeri olarak kullanıyor, kimi bir Fatiha okuyor mu o da belli değil. Gölgede banklara yatan iki kişi, bizleri görünce sadece gözlerini açıp şöyle bir bakıyor sonra uyumaya çalışıyorlar.
Caminin kapısına koca bir kilit vurulmuş. Eski zamandan kalma bir kapı olduğundan bakımsız ve artık yıpranmaya yüz tutmuş. Bakımı yapılmamış. Namaz vakti olmadığı için içeri girmek mümkün değil. Camiin haziresindeki mezar taşlarında çok güzel hatlarla yazılmış yazılar var. Onların her birisinin bir öyküsü var. Bazen tek cümle bir çok şeyi çağrıştırabilir. Onları okumak için, hem içeri girmek, hem de uzun bir zaman gerekir. Çünkü, hazirede zengin bir ruh var. Bağlıların bulunduğu bir yer.
Üsküdar'a dönerken bir beldeden, bir ruhtan bir başkasına geçtiğiniz çok belli oluyor. Oradan aziz Mahmut Hüdai Efendi'ye geldiğimde, ikisinin arasında ne kadar fark olduğu görülüyor. Uzakta durup bir Fatiha okumakla yetindim. Çünkü oraya girmek de sorun. Oradan uzaklaşırken, iskeleye doğru yeniden uzandım. Mihrimah Sultan camiinden gelen Kur'an sesi bir ayrı hüzün oluşturuyor. Oradan yıllar öncesine uzandım. Merhum Hafız Yusuf Gebzeli'nin ezan sesi hâlâ kulaklarımda. İçimi titreten o sesi bir daha duyamadım. Sabah namazlarında Tabaklar mahallesindeki evimizde merhum hafızın o iç titreten ve ruhu yücelten sesini duyardık. Cuma günleri de o sesin hazzını cami içindeki ezanda yaşardık. Zaman, kimi güzellikleri de içimizden koparıp götürüyor. Sabah ezanı hüzün yüklüdür. Sevgili dostum İsmail Bingöl Erzurum radyosunda bana Kânı Karaca Merhumun iki âdet cd.sini göndermişti. Döne döne merhumun sesinden sabah ezanını sürekli dinliyorum.
Bir oruç ayında bir İstanbul'un maneviliğinden küçük bir gezinti işte.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



