"Uzanır ezan vakti musluğa doğru yüzler
İçinde bir mum yakan fenerden sarı
Ve her gelen, sükûta ayrı bir sükût ekler
Ve çağlar dört yanımda Âkif'in mısraları"
(Beykoz'un İshak Ağa Çeşmesi- Faruk Nafiz)
İstanbul'da meşhur paça çorbası nerede içilir? Ya ince kabuklu iri cevizler nerede yetişir? Tadına doyulmaz Karakulak Suyu nerede içilir? Bu soruların cevabını bilmiyorsanız, Semiha Ayverdi Hanımefendi'nin şu satırlarını okumalısınız:
"Eskiden Yûşâ Tepesi'ne toplu halde çıkmak adetti. Ekseriya Temmuz ve Ağustos aylarında ve bilhassa Cuma günleri, bu yarı mesire yarı ziyaret makamı olan tepe, öbek öbek ihramların üstünde oturan kafilelerle dolardı.
İstanbul halkı Beykoz'un meşhur paçasını yemeye, Akbaba'nın ince kabuklu cevizini almaya, ya da sadece Karakulak suyunu içmeye gelmek itiyadındaydı...
Beykoz deyip, geçmeyin... Beykoz'u, tarihi İshak Ağa Çeşmesi bile bu sevimli ve hâlâ yağmalanmamış ilçeyi güzelleştirmeye yeter de artar.
Bir de çınarlar...
Çınarlar yalnız Beykoz'un değil, İstanbul'un, Anadolu'nun en görkemli ağaçlarıdır. Şimdi sayıları iyice azalsa da Batı'da hiç görülmeyen ağaçlardır. Çınarlar asırlık bir medeniyetin nişanesidir. Tabii bu nişanenin şimdi çoğunun yerinde yeller esse de...
Biliyor musunuz, bir zamanlar Batılılar ülkemize sırf çınarları görmek için bile gelirlermiş. Tabii o dönemde Osmanlı'da baltaların üstü bezle örtülürmüş.
Biliyorum, ne alaka diyebilirsiniz? Anlatayım efendim: Malum olduğu üzere Kurban bayramlarında Kurbanlıkların gözleri bağlanır. O zamana dek bıçaklar hayvana gösterilmez. İşe bir zamanlar çınarların hükümran olduğu ülkemizde insanın havsalasını zorlayan akıl almaz çağrışımlar yapan bir edeb geleneği varmış... İnsanlar odun kesmeye ormana giderken ağaçları ürkütmemek için baltalarının ağızlarına çaput örterlermiş, çaputla bağlarlarmış...
İşte edeb, işte kültür, işte ağaca sevgini doğra çıktığı medeniyet...
Cevat Rüştünün şu satırları bunu pek güzel anlatır:
"... Ahmed Midhat Efendi merhumun "oğlum, şayet Avrupa'ya tahsile gidersen bu çınarların kadr ü kıymetini o zaman anlarsın" dediği hatırıma geldi. Hakikaten öyle olmuştu. Mon Dlisa'da tahsilde iken nebatat muallimim Mösyö Bauvier: "Türkiye'ye gidersem çınarlarını görmek için gideceğim; çünkü Türkiye'nin bir ismi de çınarlar memleketidir." demişti. Fakat bize bir vakittir ne oldu? Hiç ağaç kadri bilmemeye başladık."
"Cevat Rüştü bu satırları 1918 yılında yazmış. Onun kesildiği söylediği çınarları bugün bilmemiz mümkün değil. Fakat Beykoz, mevcut haliyle de önemli bir çınar varlığına sahiptir. Yeter ki bizler bunları farkında olalım. Beykoz'u temsil eden ağaç "koz" yani ceviz ağacı olarak biline gelmiştir. Bunun yanına diğerleriyle beraber- özellikle Çubuklu'daki ikiz çamlarla beraber- bu çınarları da eklemek gerekir."
Beykoz'u çınarlar meşhur meşhur olmasına ama Beykoz'da bir de edebiyat çınarı vardır. O öyle bir çınardır ki Osmanlı insanına okuma zevkini aşılamamış bir muharrir, bir romancı... Yazdığı eserleri sayısı iki yüze yaklaşır. Onun tevazu bakımından imrenilecek çok hususiyeti vardır. Nitekim şu anekdot bunu her şeyi ile ortaya koyar:
"... Bir yaz günü beş on fakir davetsiz çiftliğe gelirler. Koruculardan izin almadan kiraz ağaçlarına çıkarlar, midelerine ziyafet çekmeye başlarlar. Bunları gören korucular men etmek isterlerse de şu cevabı alırlar: Burası fakirler babası Midhat Efendi'nin has bahçesi değil midir? Biz de onun çocuklarıyız." Korucular bu sözü babama yetiştirirler. Ahmet Midhat derhal şu emri verir: "Aşçıbaşıya söyleyiniz, bugün pişirdiği yemekleri bu fakirlere göndersin. Memnuniyetimi ve selamlarımı söyleyiniz. Her zaman buyursunlar."
Ahmed Midhat yalnızca meşhur bir muharrir değil, her işi başaran biridir. Kendi çiftliğindeki ineklerin sütünden yoğurt yapar ve Bahçekapı'daki lokantalara satar... Balıkçılığa merak eder, sonunda İstanbul'un en meşhur oltacısı olur. Çiftçiliğe, üreticiliğe merak eder, Avrupa'dan son sistem kuluçka makinelerini getirtir.
Kısacası, Üstad Ahmed Midhat Efendi'nin meziyetleri ve maharetleri anlat anlat bitmez.
Efendim, yolunuz düşerse siz Yuşa Tepesine bir çıkın, Anadolu Kavağını bir gezin, ormanların kokusunu içinize derin derin çekin...
* Beykoz'la ilgili geniş bilgi için bkz. Âlim Kahraman, Edebiyatın Belleğinde Yaşayan Beykoz, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2005.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



