Ülkede her adım santimle ölçülerek atılıyor. Taraflar ve saflar gayet sıkı ve net. Adeta iki düşman, iki kale inşa ediliyor. Bir yanda demokrasiyi temsil eden siyasî güç, iktidar, diğer yanda askerler. Tabii bu, bugüne mahsus bir durum değil. 27 Mayıs sabahından beri iki taraf da gücünü, kozunu ayırmış durumda. Ortada iki ayrı devlet, iki ayrı vatan, iki ayrı millet mi var? Elbette hayır.
Şura, bizim din ve devlet geleneğimize en yatkın ve en uygun yönetim biçimidir. Büyük Millet Meclis'i dahi 23 Nisan'da bu ilke ile açılmıştır. O günden bugüne devlet geleneğimizde şura kavramı, meşveret kavramı hayati bir önem arz eder.
Yüksek Askerî Şûra, her yıl düzenli olarak toplanıyor, özelde askerlerin gündemi görüşülüp, tartışılıp bir karara bağlanıyor. Kararlar, Cumhurbaşkanı'nın onayı ve imzasıyla kesinlik kazanıyor. Bu şûranın çok kritik bir zamana denk gelmesi önemini bir kat daha arttırıyor. Bir yanda Balyoz darbe planı çerçevesinde tutuklama kararı çıkan generaller, subaylar, diğer yanda ülkeyi bir referanduma hazırlayan iktidar. Balyoz darbe planının ne anlam ifade ettiğini, şayet başarılı olsalardı, milleti tankla, topla her türlü vasıta ile nasıl tepeleyeceklerini konuşmalarda hep beraber gördük, görüyoruz.
Referandumda ortaya çıkacak tercih, nereden bakarsak bakalım, bir 12 Eylül hesaplaşması olarak telakki ediliyor. Şayet, bu değişikliklere evet denirse, 12 Eylül'ü hazırlayanlara hayır denmiş olacak. Meseleye biraz soğukkanlı yaklaşmakta kesinlikle yarar vardır. Dahası, her meselenin asker-sivil çatışması, tartışması haline getirilmesi son derece yanlıştır, vahimdir. Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır, 12 Eylül'de hazırlanan Anayasa için evet tercihini kullanan da bu millettir, bugün önüne sunulan değişikliğe evet veya hayır diyecek de aynı millettir.
Gündemin sıcak maddesi aslen ve esasen darbe ve darbecilerdir. Her ne kadar darbeciler ordu içinde görev yapan subaylardan çıksa da, maalesef onlara en büyük desteği verenler de sivillerdir. Hangi darbeciler bugüne kadar, karşılarında açık ve sivil bir irade görmüştür? Veya hangi darbeci, arkasında sivil bir irade, istek, destek olmadan adım atmıştır? Elbette hiçbir bahane darbeleri meşru hale getirmez. Asıl sorun, asker göreve deyip de, alenen ve taammüden darbelere davetiye çıkaran zihniyettedir. Böyle bir zihnin ve böyle bir zihniyetin bu ülke için hiçbir hayırlı adımı desteklemesi mümkün değildir.
Çok şükür, devam eden Ergenekon Terör Örgütü davasından, operasyonundan sonra, bu karanlık yapıların sesleri iyice çıkmaz oldu. Şimdi ise, asıl ve daha berrak bir sorun bekliyor ülkeyi. Daha önceki şûralarda "irticai faaliyetleri sebebiyle" onlarca subayın tek bir satırla ordudan ilişiği kesilir, böylece büyük bir temizlik harekâtı başarıyla tamamlanmış olurdu(!). Tabii, bu tür personelin sicil kayıtlarında onlarca başarı, nişan, ödül olur ancak, bir irticai(!) faaliyet bütün o başarıların, yüksek görev ve sadakat duygusunun üstünü kapatmaya yeterdi. Ordunun gerçek, asıl ve tarihî temizlik hamlesini bu şûrada yapması, millet nezdinde kendisine karşı güven ve emniyet duygusunu daha çok arttıracaktır.
Balyoz darbe planı davası halen devam eden, bir neticeye henüz bağlanmamış olan bir davadır.
Bu davanın tam anlamıyla bir darbe teşebbüsünün planlayıcılarını, hazırlayıcılarını, destekçilerini gün gün ortaya çıkarmakta olduğu aşikârdır. Mahkemeden tutuklama kararının kesin olarak çıktığı şu zamanda bu plan içerisinde adı yer alan muvazzafların şûrada göreceği muamele milletimiz tarafından dikkatle izlenmektedir.
Darbe meselesi ne sadece ordunun, ne de sadece sivillerin üzerinde bir yüktür.
Bütün darbeler bu ülkenin sırtında bir yüktür. Şûra, bu ülkenin sivil-asker bütün idarecilerinin ülkenin, vatanın emniyet ve selameti yönünde karar alması ve bunu uygulaması için tarihî bir adımdır, fırsattır, imkândır. Ne ordumuz, ne de milletimiz darbecilerin eline, emniyetine, idaresine terk edilebilir. Ordu içindeki darbecilerin aldığı veya alamadığı her terfi bu vatana, bu ülkeye çok ciddi sıkıntılar yaşatmaktadır. Bunun en son örneği, Albay Dursun Çiçek olayıdır.
Askerî Savcılık, onun imzasını taşıyan, "İrticai Eylem Planının" hazırlanma gerekçesini nasıl açıklamıştı; terfi alamayan albay, şahsi ihtirası için böyle korkunç bir plan hazırlamıştır. Balyoz darbe planının sanıkları da aldıkları veya alamadıkları terfiler karşısında, şahsî ihtiraslarını derhal devreye sokup daha beter planlar hazırlayama kalkarsa, bunun hesabını kim sorabilir veya verebilir?
Şûra, hukukun, adaletin, devlet yönetiminde meşveret ile hakkın tesisi için çalışmalı, milletine karşı tam bir mesuliyet içinde olmalıdır. Kendisinden beklenen tam olarak da budur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



