CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in bir konuşması ile öteden beri tekrar edilen ancak halen devam edip etmediği konusunda kuşkular olan CHP zihniyeti apaçık görünür oldu. Onur Öymen'e göre Dersim'deki analar ağladıysa günümüzdekiler de ağlamalıdır. Yine bu anlayışa göre 1937'de doğru olan şey bugün de doğrudur. Çünkü 1937'nin kahramanı İnönü'dür ve Atatürk hayatta iken gerçekleşmiştir. Bu talihsiz konuşmadan sonra zihinlerin ne kadar da bölmeli olduğu anlaşıldı. Bir kesim CHP'lilere ve onlara destek verenlere göre Dersim olaylarında tercih edilen şiddet, tehcir ve yargılama mantığı ile 27 Mayıs yargılama mantığı arasında bire bir paralellik var. Bu zihniyet 27 Mayıs'ı bu gün de olsa desteklerim deyip ve bununla yetinmeyip Başbakan Tayyip Erdoğan'a ikide bir Menderes'i hatırlatıyor. Bazıları yanına Ali Kemal'i de ilave ediyor. Bir başka kesime göre Dersim olayları Atatürk zamanında ve İnönü eli ile olsa bile tasvip edilemez. Bu kesim Atatürk'ü ve icracı İnönü'yü Dersim konusunda açıkça tenkit edemediğinden, geçmişin acı olaylarını unutalım gitsin, havasında. Nitekim Deniz Baykal'ın da tercihi bu yönde oldu. Oysa ben Sayın Deniz Baykal'dan, Aşık Veysel'i Kızılay Bulvarına sokmayan İnönü'yü eleştirmesi gibi bu konuda da açık bir tenkit dili geliştirmesini bekledim. Yanılmışım. Onur Öymen'in açık ettiği şuuraltı ile CHP iki derede bir arada kalmıştır. Adamlar hem Alevileri memnun etmek istiyor hem de Dersim olaylarının üstünü küllendirmekle kalmıyor, yeri gelirse -şartlar oluşursa- benzer olayların olabileceğini ve bu konuda tarihten gelen tavırlarını sürdüreceklerini söylüyorlar; çünkü CHP içinde bu türden düşünce sahiplerini darıltmak istemiyorlar. Meğer adamlar Alevilerle bu konuları ya hiç konuşmamışlar ya da Alevilere başka şeyler söylüyorlardı. Şuuraltı açığa çıktı, kel göründü.
Bendeniz CHP'den Dersim olayları ile ilgili olarak varsa bazı hatalı uygulamaların tekrarını önlemek için bundan ders almalıyız demelerini ve özellikle de Dersim'deki yargılama anlayışını tenkit etmelerini beklerdim. Binlerce insan yerinden yurdundan edilmiş, şu kadar insan asılmış ve Dersim'den uzaklaştırılan ailelerin çocukları bazı bürokratlara hizmetçi yapılmış. Bir şehrin adı değiştirilmiş. Acaba bütün bunlar hangi adalet ve hukuk anlayışıyla yapılmış. Bu anlayış günümüzde ne kadar değişmiş. Bu konular hakkında zihin açıcı olacağını düşündüğüm bir alıntı yapmak istiyorum:
İhsan Sabri Çağlayangil anlatıyor: "Yıl 1937. Dersim'de Şeytan Köprüsü'nü basıp orada görevli otuz üç askeri ve bir subayı şehit ettiler, köprüyü de yıktılar. Zamanın emniyet genel müdürü Şükrü Sökmensüer'di. Dersim İsyanı'nın başlangıcı kabul edilen bu olay için Atatürk'ün kesin talimatı vardı: "Bu meseleyi kökünden halledin." Neyse diyor Çağlayangil, Vali İbrahim Etem Akıncı, müfettiş Abdullah Akdoğan Paşa ile Dersimlilerle görüştük, önce razı olmadılar ama sonunda isyanın başı Seyyid Rıza'yı ve adamlarını yakaladık. Atatürk o günlerde Diyarbakır'daki Singeç Köprüsü'nün açılışına gelecekti. Elazığlılar bunu duymuşlar (Emniyet Genel Müdürü Elazığlılar için "beyaz donlular" tabirini kullanıyor.) Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ'a dolmuş ve Atatürk'ten Seyit Rıza'nın affını isteyecekler. Onların Atatürk'ün karşısına çıkmasına meydan vermeyelim istiyoruz. 1937 yılında resmi tatil günü cumartesi öğleden sonra. Atatürk pazartesi Elazığ'a gelecek. Bizden istenilen asılacaklar asılsın ve iş işten geçmiş olsun.
Savcıya gittim, durumu kendisine anlattım. Bu konuda Adalet Bakanlığından şifre aldığını, ama mahkemelerin cumartesi tatil olduğunu, tatilde ise sonuç almanın mümkün olmadığını bana bildirdi. Ve ekledi: Ben de mahkemeleri etkileyemem. Oysa biz mahkemenin kararını Atatürk gelmeden evvel vermesini ve geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için gönderilmiştim. Savcı yardımcısı Hukuk'tan sınıf arkadaşım. Bana, sen valiye söyle, savcı rapor alsın gitsin, ben senin isteğini yaparım, dedi. Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk. Savcı rapor aldı, arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti.
Mahkeme hakimini evinde buldum. Gittiğimde mahkemenin aldığı kararı yazdırıyordu. Hakimle konuştuk. Devir CHP devri. Kendisi bana "Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak pazartesi günü mahkemeyi toplar, karar veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz" dedi.
Hakime dedik ki, bu dediğiniz gün Atatürk geliyor, maksat hasıl olmuyor. Hakim, başka bir şey yapılamaz dedi, kestirdi attı. Ben de kendilerine, sizin saat 17'den sonra davaya devam ettiğiniz olmuyor mu, dedim. Çok oluyor, dedi bana, gün oluyor, dokuzlara, onlara kadar çalışıyoruz. Eee, sondan beş saat ihlal ediyorsunuz da baştan beş saat ihlal etseniz olmuyor mu, dedim ben de. Yani pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız, pazartesi günü 00.24'ten başlıyor, dedim. Hakim, elektrikler kesiliyor, dedi. Ona da çare bulduk, otomobil farları ile hapishaneyi aydınlatırız. Halkevine lüksleri koyarız.
Hakim bu defa, "Dinleyiciler yok" dedi. Ona da çare bulduk, saimiin de getiririz. Kaç kişi asılacak? "Onu karardan önce söyleyemem" dedi savcı. Gece 12'de hapishaneye vardık. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı var. Sanıkları aldık, mahkemeye götürdük. Çingene de geldi, adam başı on lira istedi, peki dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıklandı. Yedi kişi ölüm cezasına çarptırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezaları almıştı. Kararlar alınınca hakim idam lafını kullanmadığı ve ölüm cezasına çaptırılmaktan bahsettiği için verilen hükmü iyi anlamadılar. İdam "tünne" diye bir vaveyla koptu. Biz Seyit Rıza'yı aldık. Seyit Rıza sehpaları görünce durumu anladı. Asacaksınız, dedi ve bana döndü. Sen Ankara'dan beni asmak için mi geldin? Bakıştık." Seyyid Rıza "Evlad-ı Kerbelayıh, Bî-hatayıh. Ayıptır, zulümdür, cinayettir" dedi. Seyit Rıza asılırken ilerden oğlunun da sesi geliyordu:
-Kulun kölen olam. Sığırtmacın olam. Gençliğime acıyın, öldürmeyin beni!
Otele döndüm iki daktilo sayfası yazı yazdım. Yazının başına da "Bi hatayıh. Evladı kerbelayıh. Ayıptır. Zulümdür, cinayettir" yazdım. Fakat biz bu işleri belki zamanında halledemeyeceğiz diye korkuyordum. Atatürk bir gün sonra Elazığ'a geldi. Ben sabahleyin Atatürk'ün treninden çıkan Ulus muhabirine yazdığım yazıyı okudum. Benden isledi. "Basmazlar" dedim. "Ver" dedi. Sonradan Şükrü Kaya'ya okumuşlar, "Olmaz" demiş. Bu sırada "Atatürk seni çağırıyor" dediler. Gittim, kahvaltı ediyorlardı. Bana bir resim gösterdi. Seyit Rıza'nın sehpada sallanırken resmi çekilmiş. -Bu resim ne Emniyet Müdürü? dedi. -Haberim yok, dedim.
-Öyleyse maiyetine hâkim değilsin dedi ve ekledi. Çabuk git bu resmin negatifini bul, basılardan imha et. Gittim, araştırdım. Bizim sivil polisimiz Macar Mustafa, ben idam yerinden ayrılırken resim çekmiş. Bir yerlerde bastırmış ve Şükrü Kaya'nın yaverine vermiş. Şükrü Kaya da Atatürk'e iletmiş. O kısa konuşmada anladım ki, Atatürk bu olayları detaylı olarak bilmiyor. Bu tür olayları da sevmiyor.
Ben hemen negatifleri basılanları imha ettim. Resimlerden ikisini sakladım. Atatürk'e gittim. Resimlerden birini kendisine uzattım. -Emriniz yerine getirildi, dedim. -Hepsi imha edildi mi? -Edildi efendim. Yalnız iki tanesini sakladım. -Ne olacak onlar? -Müsaade ederseniz birini zat-ı devletlerine vereceğim, birini de kendime alıkoyacağım. -Sen bu resimleri ne yapacaksın ki? -Müsaade ederseniz ilerde anılarımı yazacağım. Atatürk, "Peki. Bana ayırdığını ver" dedi Verdim. Ve Atatürk trenden Halkevine hareket etti. Arabasına da binmedi. Beyaz donluların arasından yürüyerek geçti. Benim ellerim cebimde ve iki elimde de tabanca yürüyorum. (Anılarım, 41-48, Güneş Yayınları 1990)
Ne yazık ki Çağlayangil adı geçen kitapta bu fotoğrafa yer vermemiş.
İşte Onur Öymen'in takdir ettiği, örnek gösterdiği Dersim olaylarının perde arkası budur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




