"Arap olmayanların yıkıcı bir şekilde işimize karışmasından rahatsızız. Türkiye'nin değil Mısır'ın arabuluculuğundaki görüşmeleri destekliyoruz...." --BASINDAN--
Davos, Davos olalı böyle bir "at ürküten fırça"ya sahne olmamıştı. Hep, tiftikten mamul eldivenlerle okşanmıştı enseler...
Osmanlı'nın, üç kıtanın ortasına dikilip: "Bire nâbekâr!..." diye gürleyişini hayal ettik o gün Davos'ta...
Eline, diline sağlık...
Siyâsî rekabet içerisinde bulunuyor olmamız, hakkın dile getirilmesini, mazlumun yanı başında tavır alınmasını, Müslüman toplulukların hissiyâtına tercüman olunmasını tebrik ve takdir etmemize elbet de engel teşkil edemez...
Bir kere daha samimiyetle ifade edelim ki: Elinize, dilinize sağlık...
İnsanlığın öteden beri bildiği, zaman zaman da kullandığı formüle edilmiş bir yöntem vardır: "Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir; Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir..."
Bu formül bireysel ilişkilerin tanziminde kullanılabildiği gibi, uluslararası ilişkilerin tanziminde de kullanılır. Nitekim bireyler arası ihtilafların çözümünde başvurulan "hakemlik müessesesi" bu maksatla kullanıldığı gibi; uluslararası hengâmede kullanılmak üzere teşkil olunan kuvvetlerin oluşturulmasındaki maksat da öncelikli olarak "nasihati" geçerli kılıp, "azara" ihtiyaç bırakmamaktır. Şâyet "nasihat" ve "tekdir-azar" kâfî gelmeyecekse üçüncü aşamada güç kullanmaktır. Yânî, uluslararası hukukun izin verdiği ölçüde ve netice hâsıl edecek düzeyde tavır koymaktır.
Bir başka ifadeyle, sözün bittiği yeri iyi tespit edip, tam da bu noktada "laftan-sözden anlamayan" kabiliyetsiz yapıya karşı eylem gerçekleştirip sözü geçerli kılabilmektir.
Bir başka ifadeyle, "geçerli" kılınamayan söz ya söylenmemeli, ya da söylenmiş ise mutlaka "geçerli" kılınmalıdır.
Uluslararası düzeyde "karar mekanizması" olarak görünen "Birleşmiş Milletler Teşkilatı, İslâm Konferansı Örgütü, Arap Birliği Teşkilatı..." gibi kuruluşlar uluslararası ilişkilerdeki telkin, tavsiye ve kararları geçerli kılabilmeğe hukukî zemin hazırlamak için teşkil olunmuşlardır.
Hiç şüphesiz, bunu geçerli kılabilmenin yolu "müeyyide uygulanabilmesi"nden geçer. Soğuk savaş dönemlerinin en etkili organizasyonu hiç kuşkusuz ki NATO'dur. Bir başka ifadeyle, nasihat ve tekdirden almayana uygulanacak olan üçüncü safhadaki "kötek", güç kullanımıdır. Üçüncü safhadaki yaptırım, her zaman için, elbette ki "kötek-savaş" değildir. Hattâ savaş kadar ve belki ondan da etkili başka eylemler de vardır. "İnandırıcılık" bunlardan birisidir. İnandırıcı olamazsanız, telkin ve tavsiyeleriniz bir yana "savaş ilan etme"nizin bile hiçbir kıymet-i harbiyyesi olamaz.
İnandırıcılığınız ise, muhatabınızla olan sabıka kaydınıza bağlıdır. Yıllarca, ülke imkânlarını ve tarihi itibarını emrine âmâde kıldığınız, "cibilliyeti belli" Siyonist'e karşı sergileyeceğiniz tavrınızın hiçbir safhası anlam ifade etmez.
Meselâ, "Sabra-Şatilla katliâmı" bütün cânîliği ile ortada iken Ariel Şaron cânîsi ile efkâr dağıtıp "kahkaha" atmak; diğer kan emiciler gibi masum kanıyla beslenegelmiş olan Şimon Peres "soykırımcı"sını, zulme baş kaldırmış bir mecliste -TBMM-, hem de Millet'e rağmen konuşturup, ayakta alkışlamak; Gazze'yi yerle bir eden Siyonist pilotların eğitimini akla zarar izzet ve ikramlarla devam ettirmek; bir şehrin yıkımına, beşikten mezara binlerce mâsumun öldürülmesine "katkı payı" veriyormuş gibi "dış ticaret" bahanesine sığınmak; hulâsâ: "Chavez" kadar olamamak...
Moderatör-ya da madaratör-ü dünyanın gözü önünde gerçekten madara etmek... Şahadet parmağıyla, canî Peres'in gözünden "toz almak..." Ne kadar güzel ve renkli manzaralar bunlar!?... Bunu alkışlamayacak el mi var vicdanlar âleminde!?...
Ama, büyük devletlere ve gerçek devlet adamlarına yakışanı, her eylem ve işlemin kendine ve kendi dışındakilere maliyetini hesap ederek yürümektir...
"Mizansen" kuşkusu, takınılan her tavrı ve o tavrın arkasında duran herkesi siler-süpürür sıfıra müncer kılar...
Bu, yalnız bizim endişemiz değil; delil ve talepleriyle birlikte başka endişeliler de vardır. Gazze'yle ağlayan, ama gerçekten ağlayan insanlar, "Davos kahramanlığı"nı test etmek istiyorlar ve diyorlar ki: "Sayın Başbakan eğer samimi isen; Yahudi Lobilerinden aldığın 'Cesaret Madalyanı' iade etmelisin."
"Sayın Başbakan eğer samimi isen; BOP eş başkanlığından istifa etmelisin.."
"Sayın Başbakan eğer samimi isen; Şimon Peres'i İstiklal harbi gazisi TBMM'de konuşturduğun için milletten özür dilemelisin."
"Sayın Başbakan eğer samimi isen; İsrail uçaklarının Konya'da eğitim uçuşu yapmalarını derhal engellemelisin."
"Sayın Başbakan eğer samimi isen; İsrail ile yapılmış tüm askeri ve sivil anlaşmaları iptal etmelisin...."
Cumhurbaşkanı sayın Gül'ün Suudi ülkesini ziyaret ettiği günlerde Suudi dışişleri bakanı Ürdün ve Mısır'lı meslektaşlarıyla, BAE'nin baş kenti Abu Dabi'de şunu ilan ediyorlardı: "Arap olmayanların yıkıcı bir şekilde işimize karışmasından rahatsızız. Türkiye'nin değil, Mısır'ın arabuluculuğundaki görüşmeleri destekliyoruz..."
Hayal edilen "halifelik", ilan edilen "kahramanlık" şak şaklar arasında "güme" giderken endişeler, korkular ve çapsızlıklardan başka ne kaldı elimizde!?...
Misâfir Cumhurbaşkanı çözümün çaresi olduğunu ifade ederken ev sahibi hükümetin dışişleri bakanı bir başka ülkede meslektaşlarıyla birlikte toplantılar düzenleyip "istemezük" narası atması "Davos Kahramanlığı"nı tercüme etmiş olmuyor mu?...
"One minüte!... one minüte!... olmaz öyle şey!..." deseniz, ya da: "vâhit dakika...vâhit dakika..." diye gırtlağınızı da yırtsanız, "mizansen kuşkusu", "samimiyet sorgulaması" olduğu sürece bütün gösteriler nâfile!...
Üç kıtanın hâkim noktasında dik durup: "Bre nâbekârlar!..." diye haykırabiliyor musunuz?...
İşte o zaman beri gelin konuşalım!...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




