Beş yıldan beri Türk romanı üzerine seminerler düzenliyoruz. Bir yıl kadar Atatürk Kitaplığı'nda, sonraki yıllarda Türkiye Yazarlar Birliği'nin Sultanahmet'te bulunan İstanbul Şubesi'nde yaptığımız bu toplantıların ilgili bir izleyici topluluğu var. Çünkü bu seminerlerde, romanımızın tarih öncesi sayılan Osmanlı dönemi anlatı geleneğiyle Tanzimat dönemi romancıları üzerinde de durarak, romanımızın hangi şartlarda oluştuğunu anlatmaya çalışıyoruz.
Köklerinden habersiz bir sanat ve kültür hareketi başarılı olamayacağı gibi, edebi geleneğinden habersiz kültür hayatı da mümkün değildir. O yüzden, bireyi toplum içinde anlatırken tarihi ve kültürel değerlere ilgisiz kalamayan roman türünün dünyadaki gelişimine göz attığımızda da bunun gerçekliğini fark ediyoruz. Bu türün sağlıklı gelişiminde, hem kültürel kökleri, hem türün özelliklerini ve hem de bizdeki yerli örnekleri iyi bilmek gerektiğini düşünüyor; seminerin konularını da buna göre belirliyoruz. İlgi de görüyor.
Her yıl Tanzimat ve Servet-i Fünun ile Cumhuriyet dönemi romanlarının farklı yanlarını ele alıyoruz. Geçen yıl ilk kez "II. Abdülhamit Dönemi Romanları" ile bunların özellikleri üzerinde durduk. Bu romanlar üzerinde durunca şunu fark ettik ki, o dönemde yazılanlardan başka, Cumhuriyet döneminde yazılmış da olsa Sultan Abdülhamit dönemini anlatan romanlar zengin bir arka plan ortaya koyuyorlar. Bunlara dikkatle bakarsak, o dönemin sosyal ve siyasal olaylarını tahlille kişiliklerin oluşmasındaki dönemin etkisini göstermek gibi bir fonksiyonları olduğunu da ortaya koyduklarını görürüz. On Türk romanının çoğu da bunlar arasındadır. Kaldı ki, Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemi romanlarının önemli bir bölümü bu dönemde yazılmıştır. Bu bakımdan Sultan Abdülhamit dönemi çok zengin bir kültürel birikime sahip... Türk romanının kilometre taşları sayılabilecek on Türk romanına bir göz atalım...
Geçen haftaki seminerimde böyle değerlendirilen romanlar üzerinde durdum.
On Bin Roman Türk Romanı
Dünyanın pek çok ülkesinde elbette On Roman veya 100 Roman gibi sayılara bağlı değerlendirmeler, öne çıkan eserlerin özellikleri gibi hususlar her zaman gündemde olmuştur. Bizde de bunlara paralel değerlendirmeler vardır ve ilk olarak böyle bir çalışmayı Fethi Naci "On Türk Romanı" kitabıyla ortaya koymuş, dergi yazılarını bu adla kitaplaştırmıştır. Çeşitli zamanlarda ondan başka yazar ve eleştirmenlerin de benzeri yazılar yazdıkları görüldüğü gibi, zamanla o da bu kitabı 40 Yılda 40 Roman / 50 Yılda 50 Roman gibi adlarla geliştirmiştir.
Ben de çeşitli yazı ve konuşmalarımda böyle sıralamalar yaptım, bazen 10, bazen 20 roman, bazen de 50 romanın önemine dikkati çektim. Tabii bu sıralamalarda belirlenen isimlerin seçiminde pek çok etken söz konusu oluyor. Elbette romanların çok okunması kadar belli edebi çevrelerle aydınlar arasında etkili olması da çoğu zaman öne çıkmasına yol açıyor.
Farklı zamanlarda yaptığım şu iki sıralamada ortak isimler yanında farklıları da var:
Müşahedat, Mai ve Siyah, Kiralık Konak, Sinekli Bakkal, Fahim Bey ve Biz, Huzur, Yalnızız, Küçük Ağa, Devlet Ana, Tutunamayanlar.
İkinci sıralama şöyle:
Aşk-ı Memnu, Kiralık Konak, Sinekli Bakkal, Fahim Bey ve Biz, Huzur, Yalnızız, Küçük Ağa, Devlet Ana, Tutunamayanlar ve Kaybolmuş Günler.
İkisinde de çok etkili olan Çalıkuşu atlanmış... İkincisinde Müşahedat yok, Mai ve Siyah ile Aşk-ı Memnu yer değiştirmiş ve benim romanım Kaybolmuş Günler yer almış... Belli ki farklı bakış açıları farklı zamanlarda farklı değerlendirmelere yol açıyor. Çünkü ben On Bin Roman Türk Romanı arasında Kaybolmuş Günler'in de öne çıkacağına inanıyorum.
Bazı okuyucularım bu "On Bin Roman Türk Romanı" sözünü belki yadırgayacaklardır, ama son yıllarda bir yıl içinde yayınlanan Türk romanı sayısı 360'tan fazla... Kısa bir sürede On Bin Roman Türk Romanı ifadesi bile bizdeki roman birikimini ifadede yetersiz kalacak...
On Çağdaş Türk Romanı
On Türk Romanı ifadesini "Çağdaş" kavramıyla sınırlamaya başladığınızda, hiç de sandığınız kadar az romanımız olmadığını, asıl azlığın Tanzimat döneminde olduğunu görüyoruz. Servet-i Fünun döneminde roman sayısının birden bire arttığın görüyoruz. Cumhuriyetle birlikte hem roman yazımının hem de okunmasının giderek arttığını ve roman türünün bir türlü bireyleşme ve burjuvalaşma ile yakından ilgili olduğu söylenebilir. Bunun temel sebebi, kültür ve medeniyet değişikliği ile ilgilidir. Biz artık 20. yüzyıl boyunca çeşitli dozlarda çağdaş ve batılı bir toplum olma çabası göstererek ferdiyetimizin farkına varan insanlar haline geldik.
Cemaat değerleriyle ve mahalle baskısıyla yaşayan toplumlarda roman yazarı ve okuyucusu azdır, çünkü fertlerin kendilerine özgü ve çevresine hiç benzemeyen tavırlar kazanmaları ancak bulundukları çevreyi değiştirmeleri sayesinde mümkündür. Yahut da zihniyetlerini değiştirerek farklı bir yaşama biçimi geliştirebilirler. Bu da herkes için göze alınamayacak kadar zor ve sıkıntılıdır. İşte roman yazarı ve okuyucusu bu zorluğu aşabilmiş insanlardır.
Çağdaşlığın ille de batılı olmakla özdeş sanıldığına inanmadığımız halde, bir çok çağdaş değerin Batı Avrupa'dan geldiğini biliyoruz. Ferdiyetin farkında olmak, içinde yaşadığı toplumun değer yargılarına aldırmadan özgür ve bağımsız karar vermek, ailenin geleneksel zevk ve güzel-çirkin ölçülerine aldırmamak, dede-torun ilişkilerine önem vermemek, kendi hayatını dilediğince yaşamak böyle basit ve kaçınılmaz çağdaş tavırlar olarak bilinmektedir.
Romanlarda ve onlardan yapılan filmlerde çağdaşlığı böyle görenler için, anne-babanın maddi mirasını alırken manevi mirasını önemsememek gibi pek çok davranışın çağdaşlık sanıldığı görülecektir. Böyle bir ülkede tabii olarak yabancılaşma yaygınlık kazanacak ve insanlar da bunu kaçınılmaz modernlik şeklinde görmeye başlayacaklardır.
Şimdi biz bu romanların Müşahedat'tan sonraki örneklerinde hep böyle bir meselenin çok büyük önem taşıdığını, yalnız bugünü anlatan romanlarda değil, tarihi kişi ve konuları ele alan romanlarda da benzer bir tavrın olduğunu görüyoruz. Tabii bir de yakın tarih kronikleri ile hesaplaşmaların da romanlara konu olduğunu, bazen de devletin toplum mühendisliğini Çalıkuşu gibi romanlarla sürdürdüğünü görüyoruz.
Kısacası, On Türk romanı çoğu zaman çağdaşlık, tarihsel hesaplaşma ve toplum mühendisliği gibi bu toplumun temel çağdaşlık kavramlarıyla iç içe olmuştur. Türk romanını ana eksenlerinden biri Doğu-Batı çatışması, hep bu kavramlar etrafında gelişmiş ve gelişmeye yatkın görünmektedir. Toplumumuzun içerden tarihi sayılabilecek bu romancılığın çok da önemli bir sosyal-psikolojik değeri olduğunu düşünüyor ve her birini tartışmaya çağırıyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



