BU yıl, 28 Aralık 1912 günü ölen, edebiyat ve basın dünyamızın "Efendi babası" Ahmet Mithat Efendi'nin yüzüncü ölüm yıldönümü. Bu ülkenin kültürüne hizmeti ve her seviyeden insanımıza hitap eden eserleriyle Ahmet Mithat Efendi, gerçekten de önemli bir şahsiyettir. Hiçbir devlet ve cemaat desteği olmaksızın, sade yazış ve bakış tarzı yüzünden sevilmiş ve çok okunmuş bir Tanzimat yazarıdır. Osmanlı'nın son devrinin modasına uyarak Sultan Abdülhamid'e düşmanlık kokan bir muhalefete iştirak etmemesi ve Servet-i Fünun şair ve yazarlarının Batı taklidi bir "dekodans" içinde olduğunu haklı olarak ifade etmesi, onun sonraki yıllarda unutturulmasına yol açmıştı. Son yıllarında keşfedildi.
Yarısı roman ve hikâye türünde olmak üzere, iki yüzden fazla eser sahibi olan Ahmet Mithat Efendi, sahibi olduğu Tercüman-ı Hakikat gazetesinde damadı Muallim Naci ile Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi gibi pek çok şair ve yazarın eserlerini yayınladı, onların üstadı ve patronu oldu. Pek çok gençle birlike Dağarcık mecmuasında Recaizâde Ekrem'in tercümelerine yer vermiş, ölünceye kadar Beşir Fuad'a ilgisini de esirgemedi. Ayrıca tarih, din, felsefe ve seyahat türündeki eserleriyle Batı medeniyeti karşısında İslâm kültür ve ahlakını savundu. Bütün bu özelliklerinden ötürü Sultan Abdülhamit döneminde Takvim-i Vekâyi gazetesi ve Matbaa-i Âmire Müdürlüğü, Karantina Başkatipliği, Meclis-i Umur-ı Sıhhiye İkinci Reisliği görevlerinde bulundu. 1908'den sonra da Dârülfünun'da Umumi Tarih ve Felsefe dersleri okuttu. Darüşşafaka'da bile gönüllü olarak görev yaptı.
Öldüğü günün gecesinde Darüşşafaka'da gece nöbetindeydi. Çünkü her yaştan gence ve yardıma muhtaç insanlara babacan bir "efendi baba" şefkatiyle yaklaştı ve kabiliyeti olanları destekledi. Onu bu yıl boyunca her çevreden aydınımızla İstanbul ve Beykoz Belediyelerimizin anması gerekir...
Hayatı ve Eserleri
İlk mühim romancımız olan Ahmet Mithat Efendi (1844- 28 Aralık 1912), Kafkas muhaciri bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Küçüklüğünde mahalleyi bıktıracak kadar haşarı ve yaramaz bir çocuktur. Uslansın diye bir aktarın yanına çırak verilir. Akşam evde, sabah dükkânda yediği dayaklar, onu işine sımsıkı bağlar. Ustası olmadığı zamanlarda yaptığı macunlar, çevrenin ilgisini çeker. Dayaktan kurtulur, ücret ve bahşiş olarak kazandığı paralar, ona hayat konusunda ilk mühim dersleri verir. Esnaftan bir adamdan okuma-yazma öğrenir, bilgisini geliştirir. Babası öldükten sonra ağabeyi ile Tuna Valisi olan Mithat Paşa'nın maiyetine girer. Bu arada Niş Rüştiyesi'ni bitirir, Fransızca öğrenir. Tuna gazetesine yazılar yazar. Mithat Paşa'yla birlikte Bağdat'a gider. Ağabeyinin ölümü üzerine teselli olsun diye Mithat Paşa, adının yanına kendi adını da verir. Böylece adı Ahmet Mithat olur. Sonra İstanbul'a döner ve 27 yaşında, kalabalık bir ailenin geçim yükünü omuzlayarak gazeteciliğe atılır.
Bağdat yıllarında Hâce-i Evvel'den sonra Kıssadan Hisse ve Letâif-i Rivâyât'ın ilk cüzleriyle başlayan hikâyeciliğini geliştirmenin yollarını arar. Okul kitaplarından hikâye ve romanlara kadar pek çok kitabı yazıp kendi matbaasında bastığı, aile fertlerinden bir kısmının sattığı hareketli bir yayın hayatına başlar. Piyeslerini bu dönemde yazar ve bazıları sahnelenir. Bir yazısından ötürü, Vatan Yahut Silistre sürgünleriyle birlikte o da Rodos'a sürülür. Üç yıl kaldığı bu sürgünde kendini toparlar, ilk mühim romanlarını yazar ve kardeşinin adıyla yayınlar. Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Felâtun Bey ile Râkım Efendi, Dünyaya İkinci Geliş, Yeryüzünde Bir Melek ve Karı-Koca Masalı bu dönemin çok sevilen ve Ahmet Mithat'ı romancılığımızın başına yerleştiren eserlerdir. O döneme kadar yaşadıklarını ve yazdıklarını sürgün dönüşü Menfa adlı eserinde uzun uzun anlatır. 1873-76 yılları arası Ahmet Mithat'ın yazarlığı açısından sanki sürgün değil, derlenip toparlanma yılları olmuştur denebilir.
Sürgün dönüşünde bir yandan gazeteciliği sürdürürken, bir yandan da romanlarını yazmakta, çeşitli türlerde tercüme ve adapte eserler kaleme almaktadır. Sürgünde yazdıklarının gördüğü alâka üzerine, kendi çıkardığı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika ederek kitaplaştırdığı hikâye, roman, tercüme ve adapte roman tarzındaki eserleri birbirini izler. Bu türlerden otuzar kitap tutan eserlerinin bugün yeterince bilinmemesi, biraz da Servet-i Fünun'la birlikte Batı'ya alabildiğine açık bir edebiyat anlayışının kültür hayatımıza hâkim olması yüzündendir. Bugün Ahmet Mithat'a duyulan ilgi, bazı eserlerinin yeniden yayınlanması ile bu anlayışın az çok değişmesine bağlanabileceği gibi, her roman hamlesinde az çok Ahmet Mithat Efendi'nin hatırlanmasındandır. Çünkü ilk büyük romancımız odur.
Bâbıâli'de "Üstad" denince nasıl uzunca bir zaman Necip Fazıl hatırlanmışsa, "Efendi Baba" denince de Ahmet Mithat Efendi hatırlanırdı. 200'den fazla eseriyle roman ve hikâye alanında olduğu kadar din, tarih ve medeniyet konusunda da her zaman başvurulan kaynaklar arasında sayılır. Namık Kemal'in Cezmi adlı romanı ile A. M. Efendi'nin Süleyman Muslî adlı romanları, tarihi romancılığın ilk örnekleridir. Kısacası, Abdülhamit döneminde yazdıklarıyla milli bir edebiyata zemin hazırladı.
Batı kültürüyle ilk karşılaştığımız günlerde kendi ahlâk ve medeniyetimizi müdafaa zaruretini hissederek bunun fikriyatını hayatında ve eserlerinde ortaya koyan bir şahsiyeti bu kadar zaman ihmal etmek, herhalde bizim gibi kimlik kaybı yaşayan ülkelerde görülebilen garabetlerdendir.
A. Mithat efendi'nin roman görüşü
Hikâyeden romana geçen pek çok yazarda olduğu gibi, Ahmet Mithat Efendi'de de farklı yönlerde gelişen, birlikte sürdürülen bazı yazı türleri, birbirine uzak düşen farklı tavırları yan yana görmek mümkündür. Romancılığını hazırlayan ve yirmi beş yıl boyunca romanlarıyla birlikte sürdürdüğü "Letâif-i Rivâyât" adlı hikâye dizisi, romanlarının da çekirdeği gibidir. Tarihi ve macera romanlarıyla Osmanlı toplumundaki medeniyet tartışmalarını yansıtan romanları incelenmediği gibi, romancılığının bütün eğilimlerine rastladığımız Letâif-i Rivâyât dizisinin bile değerlendirilmediğini görüyoruz.
Ahmet Mithat Efendi'nin romancılığında üç ana çizgi şöyle ifade edilebilir:
1) Letâif dizisinden romanlarına uzanan, Osmanlı'nın ahlâk, gelenek, eğlence ve günlük hayatı,
2) Günümüzden yakın geçmişe gezinti diyebileceğimiz tarih ve macera romanları,
3) İki medeniyetin ilişkilerini ele alan ve Osmanlılık düşüncesini savunan zihniyet hikâyeleri...
Ahmet Mithat Efendi bu üç tür eserlerinde, İstanbul'un mahalli hayatından, Beyoğlu'ndaki azınlıklara kadar 19. yüzyıl hayatını tasvir etmekle kalmamış, Haçlı Seferleri'nden Jön Türkler'e kadar pek çok sosyal ve siyasal olayları eserlerine konu edinmiştir. Bazı romanları akıllara durgunluk verecek maceralarla doludur. Bazıları da Kafkas milletlerinden Arnavutluk, Mısır ve Cezayir Müslümanlarına kadar çok çeşitli bölgeleri ele alır, Osmanlı'nın dünyaya bakışını çok farklı yerlerde sergiler. Osmanlı Ermenileriyle öteki azınlıkların da hayatını Karnaval ve Müşahedat gibi romanlarında okuruz.
Bir halk çocuğu olan Ahmet Mithat, zengin bir hikâye geleneğinden yola çıkar. Meddah hikâyeleri, Hamzanâme, Binbir Gece Masalları, Destanî halk hikâyeleri, bir zamanlar geniş halk kitlelerince okunup dinlenmekteydi. Yani okuyucu ve dinleyici olarak geniş bir kalabalığı hazır bulmuştur. Bu arada Muhayelât-ı Aziz Efendi gibi, kendisinden hemen önce bu cin-peri hikâyelerini yenileştirme çabaları görülmüş ve IV. Murad'ın meddahı Tıflî'nin derlediği gerçekçi hikâyeler de basılmaya başlanmıştır. İster istemez Hançerli Hanım ve Tayyarzâde gibi az çok birbirini andıran bu hikâyeler de onu etkileyecek, hiç değilse bu hikâyelerin okuyucusuna da seslenmeyi ihmal etmeyecektir. Çengi adlı romanında bu gelenekten yararlanmanın örneğini deneyecek, batıya yönelirken kendimizden kopmamayı savunacaktır. Sonraki yıllarda böyle gelenekten yararlanma çabası yeterince anlaşılamamıştır.
Ahmet Mithat Efendi gelenekten yararlanma çabasına girdiği gibi, modern ve post-modern anlatı tekniklerini irdeleyerek roman üzerine ilk kitabı yazmıştır. Onun romancılığı sadece kendi devrinin özellikleri göz önüne alınarak değerlendirilemez. Çünkü roman üzerinde durup düşünen, neyi niçin yaptığını bilen adamdır. Bu yanını onun yazılarından aldığımız bazı paragraflarla belirtmeye çalışalım:
"Musavvir ve muharririn bir hikâyeyi tasvir ve tahrir etmesi için hikâyenin zeminine göre her şeyi bilmesi lâzımdır. (...) Yoksa hikâye yazmak için iktiza eden şeyler yalnız hikmet, ahlâk, entrika gibi şeylere münhasır kalırsa, bunlarla yazılan hikâyelerden o kadar lezzet hâsıl olmaz. Netice-i kelâm, hikâye okumak ne kadar tatlı bir şeyse, yazmak (da) o kadar güç olup bir muharrir tasvir ve tahrir eylediği eğer sahihü'l-vuku değilse onu sahihten daha sahih, gerçekten bir kat daha gerçek suretine ifrağ edebilmek için pek çok tetkikata, pek çok malûmata muhtaçtır." (Kırkambar, cüz 4, İst. 1873).
Başka bir yazısı da, "Roman ve hikâyeler ahlâk-ı umûmiye için muzır mıdır, müfid midir?" başlığını taşır. Bu yazıdan aldığımız şu paragraflar da en az yukarıdaki cümleler kadar ilgi çekicidir:
"İşiniz yoksa bir gün Köprü üzerine çıkınız da gelen geçen çehrelere bakınız. Tepeden tırnağa kadar süslenmiş bir şık görürsünüz ki, etekleri ıslık çalarak ve fakat ayağındaki nasırların ıstırabıyla aksayarak yıldırım gibi gidiyor. Yolda bir dostuna rastgelecek olsa selâm vermeye vakit olmadığından, güya ilerde bir şey varmış da ona vüsul için isticâl eyliyormuş gibi eliyle, çehresiyle, elhasıl kalıbıyla, kıyafetiyle ilerisini işaret edip hemen geçip gider. Öyle ya ilerde pek mühim bir şey vardır: İleride bir roman vardır. Koşa koşa o mühim şeye, o romana gidiyor. Onu gittiği yerden men ve tatil kabil midir?" (Şark Mecmuası, s. 1, 1880).
Kısacası, "Herkes az çok bir romanın eşhas-ı vak'asındandır. Kendi maişet-i hususiyemiz içinde az çok bir takım romanlar geçer" diyen Ahmet Mithat, bizde romancılığı meslek edinen ilk yazardır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



