Silvan saldırısıyla bir kez daha patlak veren terör gündemi ve birbiri ardına gelen şehit haberleri...
Ocağına ateş düşen evlerden yükselen feryatlar...
Kamuoyunda oluşan beklentiler...
Ve sonunda terör kamplarına hava operasyonu.
Son günlerde yaşadığımız hadiselerin belki de kısa bir özet akışını bu şekilde ifade etmek yerinde olacaktır. Türkiye, yine hamasi nutukların hoyratça kullanıldığı bir süreci yaşıyor. Peki, bütün bu gelişmeleri nasıl değerlendirmek lazım? Umutların taze tutulmaya çalışıldığı bir dönemde birden restleşme ortamına nasıl oldu da düşüldü?
Bütün bunların cevabını aramadan evvel bazı hatırlatmaları yapmak gerekmektedir.
Her şeyden evvel kamuoyunun Kürt sorunu var mıdır tartışmasını bir kenara bırakarak olayı bir insan temel hak ve hürriyetleri kapsamında değerlendirmesi elzemdir ki, kanaatimizce bu konuda oldukça mesafe kat edilmiştir. Özellikle 90'lı yıllarda devlet adına yapılan zulümler Kürt kökenli vatandaşlarımızın aidiyet sorunu yaşamasına neden olmuş, yönlendirmeler sonucunda da bırakın devleti, bir devlet memurunun üniformasına dahi tahammül edemez hale getirilmiştir. Merhum Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Erbakan'ın tek suçu Kürt olarak doğmak olan ve bu yüzden de kar üzerinde çıplak vaziyette bekletilen vatandaşlarımızın elemini Meclis kürsülerinde anlatması halen hafızalarda tazeliğini korumaktadır.
Dönemin devlet idarecilerinin bölgeyi birçok hizmetten mahrum bırakması da bir başka calib-i dikkat husustur. Güvenlik gerekçesiyle köylerin boşaltılması, tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan bölge insanını işsiz, vasıfsız hale getirmiş, bu ise hem ülke ekonomisi için değeri bugün çok daha iyi anlaşılan kayıplara yol açmış hem de işsiz insanların anarşiye doğru yönelmesine zemin hazırlamıştır. Bugün dahi bölgede hatırı sayılır bir fabrikanın olmaması, yaygın kalkınma projelerinin kağıt üzerinde kalıyor olması önemli bir açmazdır.
Geleneğimizde "baba şefkati" ile özdeşleştirilen devletin, bölge insanına karşı şefkatli yüzünü göster/e/memesi sorunun daha da derinleşmesine yol açmıştır. Sözgelimi, İstanbul'da rüşvet yediği iddiasıyla cezalandırılan bir kamu çalışanının ceza olarak "Haritadan yerini beğen!" anlayışıyla Hakkari'ye Şırnak'a sürülmesi telafisi zor yaralar açmıştır. Sürgünün acısını bölge insanından çıkarmaya çalışan bir yapı oluşmuştur. Aynı şekilde, ilk kez memur olanların büyük kısmının bölgede istihdam edilmesi bu illerimizi adeta "acemi erat istasyonu"na çevirmiştir. İlköğretim öğrencilerinin 8 yılda en az 5-6 öğretmen değiştirmesi, uzman doktorların ve hastanelerin yeteri kadar olmaması türünden sorunlar bölgenin ülke genelinden oldukça geride kalmasına neden olmuştur.
Ve yine, PKK'nın çağrısıyla kepenk kapatmak zorunda kalan esnafı koruma altına alacak asayiş gücünün halen sağlanamaması, bölge insanı üzerinde etkili kanaat önderleri ile irtibatın yok mesabesinde olması gibi unsurlar da önem arz etmektedir.
Kısacası, devletin bölgedeki gelişmeler karşısında sicili bozuktur.
Konunun diğer tarafında ise Kürt kökenli vatandaşlarımızı temsil ettiğini söyleyen STK'lar, platformlar, siyasi partiler bulunmaktadır. Ancak bunlar arasında en fazla öne çıkan bilindiği üzere BDP-PKK çizgisidir. Bu nedenle, konunun muhatabı olarak bu çizgiyi hedef alarak değerlendirmek uygun görülmektedir.
Başta da belirtildiği gibi Kürt kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı elem dolu yıllar olmuş ve devlet bu süreçte büyük hatalara imza atmıştır. Bu noktada, kendisine bir zemin bulma arayışında olan Marksist ideoloji de, dış güçlerin kollama ve destekleriyle bu yumuşak karnı kullanarak buraya nüfuz etmiştir. İnancına bağlılığıyla bilinen bölge insanı ile ilk zamanlarda gen uyuşmazlığı yaşayan bu hareket, devletin yanlış politikaları neticesinde kendisine uygun ortamı zamanla elde etmiştir. Örneğin, Diyarbakır cezaevinde 1980 döneminde yaşanan işkenceler kalıcı izler bırakmıştır. Akabinde 90'lı yılların sözümona şahin politikaları, özel harekat timlerinin kontrolsüz eylemleri, Çekiç Güç'ün açıktan verdiği lojistik destekler, AKP döneminde içeriği bir türlü anlaşılamayan ve tutarsızlıklara sahne olan açılım politikası tarihsel süreçte PKK'yı sosyolojik bir vakıaya dönüştürmüştür.
Burada önemli gördüğüm bir noktaya değinmenin yararlı olacağını mütalaa ediyorum. Hattı zatında Cumhuriyetin ilanından sonra dönemin devlet yöneticileri kurulan yeni devletin yapısını tanzim ederken iki unsuru adeta kara listeye almıştır. Bunlardan birincisi halkın inanç ve değerleri, ikincisi ise kimliği olmuştur. İnkilapların yerleşmesi gayesiyle dini yaşantı baskı altına alınmış, özellikle Milli Şef döneminde yasaklamalar hayatı yaşanmaz hale getirmiştir. İskilipli Atıf Hoca o dönemin bir sembolü olarak telakki edilmektedir. Kimlik konusunda ise, Osmanlı'da konuşmanın bile ayıp karşılandığı ırk sorunu ön plana çıkartılmış, Türk kimliği zorla kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bu durum, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşayan vatandaşlarımızı ötekileştirmekten öteye gidememiş, ancak bugün dahi ana gündem maddesi olarak karşımızda duran devasa bir problemin tohumu olmuştur.
İşte tam da bu noktada Kürt kökenli vatandaşlarımızın büyük bir hatası/zafiyeti bulunmaktadır. Şöyle ki, 1923'ten sonra inancı baskı altına alınmaya çalışılan Anadolu insanı, yaşadığı bu acıya silahla cevap vermeyi tercih etmemiş, düşünürler, aydınlar, ilim ve fikir adamlarıyla mücadele etmiştir. 1969 yılıyla birlikte siyaset sahnesine giren merhum Erbakan'ın açtığı yoldan yürüyerek haklarını tekrar elde etmeyi tercih etmiştir. Kısaca Anadolu, bünyesinden bir Erbakan çıkarmayı başarmıştır. Bunu bir hamasi söylemle değil, tarihsel bir gerçeklik olarak ortaya koyduğumuzu özellikle belirtmek isterim. Zira muhterem Erbakan da pekala insanları, o kendine has uslubu ve karizmasıyla sokağa çıkartabilir ve büyük bir kitleyi arkasından sürükleyebilirdi. Partisi kapatılıp kendisine de siyasi yasak konduğu gün dahi "itidali" tavsiye etmesi tüm devlet adamlarına ders olacak niteliktedir.
Ancak aynı sağduyuyu tarihsel süreç içerisinde, kimlik dayatmasıyla karşılaşan bölge gösterememiştir. Bu tespiti, şartların eşit olmaması, alternatifsizlik gibi gerekçeleri de göz önüne alarak ifade ediyorum. Hele hele BDP/PKK çizgisi bırakın itidali, bu sürecin sağduyu ekseninde kalmaması için gösterdiği çaba aşikardır. Kendileri de aynı sonucun çıkacağını bildikleri halde Hatip Dicle'yi aday yapmaları, kabul edilmediğinde de her tarafı ateşe vermeleri hangi yaklaşımla izah edilebilir. Dolayısıyla, Kürt sorununa çözüm arayan bölge insanının en büyük zafiyeti bünyesinden bir Erbakan çıkartamamasıdır. Elbette merhum Erbakan bütün bir ülke için çalışan bir liderdi. Söylemimiz başka türlü algılanmasın. Kastımız siyasetle ilgilenip en büyük derdi bu sorunu çözmek olan bir sağduyulu liderin çıkmamasıdır. Bölgeyi tanıyan herkes bilir ki, BDP ile halkın inancı arasında uçurumlar vardır. Buna karşın aldığı destek iyi analiz edilmeye muhtaçtır.
Şunun net olarak bilinmesi gerekir ki, belki dün "üç beç çapulcu" olan bu vakıa bugün ne yazık ki, Meclis'te 35 milletvekili çıkartacak güce sahip, yerel yönetimlerde söz sahibi bir olgu durumuna gelmiştir. Dolayısıyla düne göre değerlendirip ortaya konacak çözüm önerileri yeterli olamayacaktır. Konunun uzmanlar, siyasiler, STK'lar üçgeninde derinlemesine gözden geçirilmesi elzemdir.
Ancak ne yazık ki, bu gerçek bütün çıplaklığıyla gözler önünde iken ve çok daha önemlisi sorun kangren olmanın ötesine doğru hızla ilerlerken ilgili/etkili/yetkili tarafların tutumları geleceğe dair umutları söndürmektedir.
Son günlerde yapılan bir tartışma ise çok daha vahim bir noktayı işaret ediyor. Kuzey Irak'a yönelik harekata ilişkin TSK, operasyonlarda "en az 100 terörist öldürdük" diyor, PKK veya uzantıları ise "hayır, 3-4 kaybımız var" diyor. Bu açıklamaları izleyince hayrete düşmemek elde değil. Şayet 1000 kişi hatta 100000 kişi ölünce bu mesele kökten çözülecekse buyurun hep birlikte elele verelim ve öldürelim insanları, biraz bizden biraz sizden diyerek.
Ama 30-40 yıllık terör tecrübemiz acı bir şekilde göstermedi mi bizlere ölümlerin bir sonuç vermeyeceğini? Binlerce vatan evladını niçin toprağa verdiğimizin cevabını samimi bir şekilde verebiliyor muyuz acaba? Terörist öldüğü zaman da asker şehit olduğu zaman da ölen bu ülkenin bir evladı, ağlayan bu ülkenin bir annesidir. Terörist bile olsa bir anne için evlat evlattır.
Şuurlu insanlara düşen görev; fotoğrafın parçalarına değil geneline bakmaktır. Bölge üzerinde arz-ı mevud hesapları yapan İsrail'in oynadığı oyunu net olarak görmek gerekiyor. Bugün ortaya çıkmıştır ki, PKK'ya destek verende, ordu içerisinde yuvalanan grubu yönlendiren de İsrail'dir. Siyonizm, kardeş kavgasını körükleyerek, iştahını kabarttığı ve kendisinin saydığı toprakları huzursuz hale getirmeye çalışmaktadır. Bu oyun, bugünün oyunu değildir, dün de vardı, yarın da olacaktır. Bizlere düşen sorunun gerçek çözümlerini masaya yatırmaktır. Bu hem insani hem de İslami bir vazifedir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



