Hafta sonu mesai saati dışında önünden geçtiğim mezarlığın içinden o sesi işitiyorum: "Bizi de alkışlayın!" Gel de insanım de! Hepimizi bir meta haline dönüştürüp, yığınlaştıran modern dünya, hayatı, günü birlik zevklerin dışında, anlamsızlaştırıyor. Yaşadığımız şehirler, biz birbirimizin cellâdı olalım diye kurulmuş olmamalı, değil mi? Modern bir tecride uğramış durumdayız. Elimiz kolumuz bağlı. Dünyamızı, ülkemizi, şehrimizi, modern bir hapishane olmaktan kurtarmalı! O halde ne yapmalı? Yahut ne yapmamalı? "Bir şey yapmalı!" Şehrin kalabalığı, gecenin karanlığı ile üzerimize çöküyor. İrkiliyoruz ama pek de belli etmiyoruz. İç dünyamız, artçı bir şok yaşıyor. Kendimizi aramaya çıktığımız bu şehirde, kendimizi kaybediyoruz. Küsüyoruz şehirli ahalisine. Yaşananlara dair kahır başlıyor, tüylerimiz ürperiyor: Teker teker benleşiyoruz. Bu suskunluklar, cellâdımız oluyor: Tiz kellemiz vuruluyor şehir meydanında! Ah şu çocukluk günleri: Küçük filozoflarıydık bu şehrin. Hem insan, hayretini kaybettiği an, intihar etmiş demektir. Yaşayan dilsizleriyiz bu gürültülü şehrin... Dilsizler orkestrası! Konuşmak, koca bir ayıptan ibaret. Aldırışsızlığımızla ve duyarsızlığımızla mutluyuz! İlişmeyin...
"Bayramlarda gidilen yer" dışında, başka bir çağrışımı var mezarlıkların... Öyle ki: Mezar taşını dahi sanatlaştıran bir geçmişe sahibiz. "El emeği, göz nuru" her biri... "Medeniyetimizin sessiz tanıkları" olarak mezar taşlarının, insana hatırlattığı o kadar çok şey var ki! Hatırlatma bahsine dair, şu gelebilir akla: Osmanlı devrinde, mezarların özellikle şehirlerin orta yerinde bulunduğu işitmiştim; maksat ne ola ki acaba? Hatırlatmak... İnsana, "dünya kimseye kalmaz" ikazı! Saatleri Ayarlama Enstitüsünde, ironi yüklü üslubuyla, şöyle sesleniyor Tanpınar: "Şehrin ortasında bir mezarlık eksik diye, bu yaşımda oturup ağlayacak değilim herhalde! Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder! Hem ne oluyor kuzum, kendi hayatımızı mı yaşayacağız. Yoksa ölüleri mi bekleyeceğiz?" Sahiden de bugün olanca hazzıyla ve hızıyla devam eden dünyevileşme bunalımı, insana, ölümü tadıcılığını unutturuyor. Esasında, yaşamak başka, varolmak başka... Oysa "yaşamak yaralanmaktır." İnce çizgiye dikkat etmeli insan, ince görebilmeli: Yaşayanları sürüleştirebilirsiniz ama varolanları asla! Çünkü varlık sebebini, oluş sırrını, ne için yaratıldığını pazarlıksız bir bilinçle idrak edebilenler, şahsiyetçilikleri gereğince, yaşamayı nefes alıp vermekten ibaret görmüyor; köleleşmiyorlar!
Mezarlıklar... Eskilerin ifadesiyle, ebedi istirahatgâh... Paul Valery şöyle tarif eder mezarlığı: "Mezarlık, ölülerin, toprağa karışmadan önce adlarını, kimliklerini toprak üstünde bıraktıkları yerdir." Öylesine canlılar ki aslında, hissedebilmeli! O sessizliğin tarifini yapabilir misiniz meselâ? Ölümü tadışın sessizliğini... O kadar adaletli ki! Necip Fazıl'ın Deprem isimli senaryo romanından nakledecek olursak: "Sahici bir mülk mü istiyorsunuz? İşte burası... Ne ev sahibi kira ister, ne tahsildar uğrar, ne icra memuru... Ne kapı dışarı edilmek korkusu var, ne de seninki çok, benimki az kavgası! Herkes boyu kadar yere sahip... Ne müthiş adalet..."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



