Olgunluğun, diriliğin, kemale ermişliğin mevsimidir güz. Sevgiliye giden yolun son ve en heyecanlı virajıdır. Her sene tekrarlanan ve insanı 'Şeb-i Aruz'a hazırlayan günlerdir.
Bildiğimiz ve bilmediğimiz onlarca rengin otağıdır güz. Geniş yapraklı ağaçların doldurduğu vadilerde, yüzlerce gökkuşağı aynı anda gösterir yüzünü.
Renkler en dingin, en satvetli bu mevsimde çıkar ortaya; insan, mey ve aşk olmadan bile serapa sarhoş olabilir bu günlerde.
Güz 'ayrılıp kavuşmaktır'; ölümsüzlüğe açılan pastoral bir liman... Bu limanda görünüşler ilkbahardaki çiğliğinden kurtulmuş, her renk inanılmaz bir dinginliğe ve doyuma ulaşmıştır.
Baharın 'sırnaşık çiğliği', yaz'ın 'savurgan baygınlığı', kışın 'sabırlı bekleyişi' yoktur güz aylarında. Ötesi yoktur yani... 'Olmanın ve ölmenin' saklı olduğu notaların, kâinat diliyle talimidir güz.
Güz, sevmenin, kazanıp kaybetmenin, gülmenin, ölümün ve yaşamın ve daha bir sürü zıt duygunun aynı dinginlik ve sükûnetle insan kalbinde taht kurduğu mevsimdir. Bu günler, insan denen mahlûkun kendi ücralarından en seri haberdar olabildiği ve 'bilinmeze' en verimli yolculukların yapıldığı zamanlardır.
Güz özlemektir..
Sevgiliye, dağa taşa, ota böceğe, ebedi yurda ve adını koyamadığımız şeylere dayanılmaz hasretin duyulduğu mevsim...
En kolay bu aylarda ağlanır onun için.
En kolay bu aylarda âşık olunur.
Bu aylarda canavarlık, merhamet, kavuşma ve ayrılık aynı çayırlarda, aynı ufuklarda yan yana pervaz eder durur. 'İnsan fıtratını' deşifre eden en sihirli günler bu aylarda saklıdır.
Kuş tüyü dokunuşlu havalar, iyiden iyiye saydamlaşır ve teni tırmalamaya başlar güz aylarında. Bazen zararsızca ısırır kolundan.
Geceler daha bir gürbüz ve berrak, ay daha parlak olur.
Güneş her zamankinden fazla ışıktır artık.
Ve 'her günün baharı şafaklar' unutulmaz ritüellerini bu aya saklar.
Dört unsur
Hava, su, ateş ve toprak.
Yani anasır-ı Erbaa.
Varlığı meydana getiren bu dört unsur, yeni ve diriltici bir tavır alır eylülden kasım sonuna kadar. Bayrama hazırlanır gibi 'Düğün Gününe' hazırlanır dördü birden; vakti geldiğinde ölmek gerektiğini öyle inandırıcı anlatırlar ki anlayana! Zıtlar sarmaş dolaş olur ezeli ve ebedi bir kardeşlikle. Ölme isteğiyle, yaşama isteği tertemiz bir dağ havası gibi aynı anda dolar tüm hücrelere.
Ölmek ya da ölüm düşüncesi bir tek güzün ürkütmez insanı. Yaşamak ürkütmez.
Bekler güzün kâinat..
Sabırla, huzurla ve her yanı 'hallaç gibi' atan bir cümbüşle! Kâinat, bütün görevini yerine getirmiş halde bekler. Mananın vaat edilen yerini bulmasını...
Damlaların denize, canların sahibine dönmesini...
Kavuşmayı...
Düğün gecesini...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



