Genelde yazılarımıza bakıldığında iyimser bir yüz olmadığı, daha çok karamsar bir tablonun ortaya çıktığı görülür. Biz de bunun farkındayız. Aslında karamsar ruhlu biri değiliz. Karamsarlık ve umutsuzluk bize haram kılınmış, olaylar ve durumlar karşısında polyannacılık oynayacak hâlimiz de yok.
Hıristiyan kültürünü şu son zamanlarda iyice özümsediğimizden, yanağına vurulduğu zaman diğer yanağımızı çevirecek değiliz. Ya da elinden bir lokma alınıyorsa, buna karşı bir tepki vermemek, düşmanlar tarafından manevi bir hâl için öldürülmeyi beklerken, nasılsa cennete gideceğiz diye elimizi kolumuzu bağlayacak da değiliz. Hıristiyan ruhunun özü itibariyle var olan bir durum. Kazancakis Çarmıha Son Geriliş romanında ki kahramanlarından Francesco ile Leo Kudüs'e vardıklarında, Kudüs sultanının huzuruna varırlar. Onun kendilerini öldürülmesini ve cennete gitmelerini umuyorlar. Leo korkak biri ve aç. Ölümü pek de düşünmez. Ancak Francesco Sultan'ın kendilerini haklı ya da haksız öldürmesini bir lütuf olarak görmekte.
Günümüz Hıristiyanları ise bunun tam karşıtı durumundadırlar. Çıkarları uğruna her türlü zulmü meşru görüyorlar. Müslümanlara karşı açılan her savaşta mutlak surette "Haçlı seferi"nden söz ediyorlar. I. ila II Irak işgali sırasında baba oğul Bush'ların bu saldırılarını "Haçlı Seferi" olarak nitelemeleri unutulamaz. Yakın zamanda Libya işgalinde de Fransa Devlet Başkanı Sarkozy de gene aynı ifadeyi kullandı. Saldırılar hasmane ve çıkara dayalı.
Coğrafyamızda sadece insanlar öldürülmüyor. O ülkenin önemli yer altı ve yer üstü kaynaklarına el konuluyor, o bölgede bulunan kültür tarihimize ait ne kadar eser varsa imha ediliyor. Bununla da kalınmıyor, yönetim tarzlarını kendi mantıklarına göre oluşturuyorlar. Bölge halkının hiçbir zaman dikkate ve kaale alınmıyor.
Bölgemiz kan gölü. Pekiyi böyle bir durumda biz ne yapmalıyız?
Uygarlığımızda fetihler yıkım üzerine kurulu değil. İmara dönük ve bölge halkının duyarlıkları dikkate alınıyor. Macaristan devlet başkanı çok yakın zamanda yaptığı bir açıklamada: "İyi ki iki yüz yıl biz Osmanlı Devleti'nin himayesinde kalmışız da asimile edilmemişiz." Bu önemli vurguyu tarih bir yere kaydetmeli. Ediyor da. Bunu en somut örneğiyle gerek İspanya da kurulmuş olan Endülüs uygarlığımız, gerek Balkanlarda kurulmuş olan Osmanlı uygarlığımız tahribe değil imara dönük bir uygulamada bulunmuşlar. Bunda da başarılı olmuş. Hıristiyanlar bu bölgeleri ele geçirdikten hemen sonra İslâm kültürüne ait ne var ne yok hepsini tahrip etmişlerdir. Etmeye de devam ediyorlar.
Bu iki millet karşılaştırmamızda ortaya çıkan gerçek şu ki, olup bitenler karşısında elimiz kolumuz bağlı kalamayız. Bu, büyük bir vebal. Bu eleştirilerimizi ve karşı duruşumuzu salt dışa dönük yapmıyoruz. Onlarla birlikte olan, herkese dönük yapıyoruz. En keskin dilimiz ve kalemimizle. Bundan da haklıyız.
Bizi bu üsluba iten de karşı tarafların tutumudur. Kimseye haksızlık yapacak durumumuz yok. Biliyoruz ki. İster Müslim, ister gayrı Müslim olan her insana karşı sorumluluklarımız var. Kul hakkına girmek ve bu borçla öteye göçmek gibi bir niyetimiz yok. Haksız ve zâlim olanlar karşısında susacak ve bir "Dilsiz şeytan olmak" gibi bir niyetimiz de yok. Korkaklığı ise kendimize asla yakıştırmayız. Dünyevi çıkarları gözeterek suya sabuna dokunmayan yazılar yazmamayı kendimize ilke edindik. En yakın dostlarımızı, geçmişte bizimle yol arkadaşı olmuş olanlara karşı da benzer tutumu sergilemekten asla geri kalmayacağız. Biliyoruz ki bu tutumumuz kimi çevrelerce hoş karşılanmayacak, biliyoruz ki, iktidar yanlısı yüzde elli bir halk kesim bulunuyor olsa da çizgimizden asla yan çizmeyeceğiz. Zalim ve düşman bulduklarımıza çelik yeleklerimizi, keskin kalemlerimizi, keskin dilimizi esirgemeyeceğiz. Ne olacak yanı, şu birkaç yıllık dünya ömrünü ebedi hayata tercih mi edeceğiz.
Rabbim bizleri mahcup etmesin, yanlış bir iş ve eylem yaptırmasın. Tek dileğimiz budur bizim.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



