Önce kimin söylediğini bilmiyorum ama çocukluğumuzda herkesin diline pelesenk olan bir karşı çıkış hikâyesi vardı:
Neymiş: Milli eğitimimizin temel felsefesi "yat, yay, uyu; uyu, uyu, yat"mış. Bu yüzden okullarda öncelikli olarak bu kelimeler öğretiliyormuş...
Sadece kısa metrajlı bir latifeden ibaret olabilecek bu ve buna benzer şehir efsaneleri az dolaşmadı bizim 'köy'ümüzde.
Yeri geldi bir konferansın argümanları oldu, yeri geldi sistem ile ilgili tek karşı çıkış felsefesi oldu bu kurusıkı hikâyeler.
Dağ kadar nefsaniyetin verdiği enerjiyle kürsülerde zıplayarak ahkam kesenler şimdi 'şehirli' oldular.
Arzulardan öte geçemeyen mücadele heveslerini fazla yudumlamış olmalılar ki şimdi şiştiler ve sayıklama nöbetleri geçiriyorlar. Bilinçaltlarında ne var, ne yok hepsi ortaya çıkıyor.
Şimdilerde, bizi bu hikayelerle uyutanların boğazına tıkandı beylik konuşmaları. Bir gün bu neşeli konuşmaların aleyhlerine delil olacağı akıllarının ucuna bile gelmemişti, ama oldu.
İlk duyduğumda anlamıştım bu hikâyelerin yüksek perdeden bir 'an'ı kurtarma vaazı' olduğunu. O zamanlar daha küçüktüm, güç yetiremedim karşı koymaya.
***
Sadece eleştirinin değil, eşyanın tabiatına aykırı ifrat ve tefrit.
Bir hatayı gizlemenin iki yolu var: Birincisi hiç konuşmamak, gündeme getirmemek; ikincisi yalan-yanlış delillere sarılarak konuşmak, eleştirmek. Diğer bir deyişle, hatanın elini güçlendirmek.
Milli eğitimin onca gayrı milli plan ve uygulamaları dururken ahenkli senaryolarla sistemi eleştirmenin mücadele olmadığı şimdi net anlaşılıyor.
Demek ki cehaletle mücadele etmek cahillerin yapacağı iş değil.
Nitekim, milli eğitim de dâhil, yıllardır bu sistemin hatalarını düzeltemediysek sebebi bu gerçektir.
***
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. (Hz. Ali)" sözü mucibince insanların okuması, bilmesi, kendini ve çevresini tanıması başlı başına sisteme başkaldırıdır.
"Sebepler aleminde en büyük güç bilgidir." sözü gereği yanlışlarla mücadele etmenin en kestirme yolu okumaktan ve bilmekten geçiyor.
İfsadın ve inançsızlığın doğruluk adına, bilimsellik adına, tabiilik adına ne varsa kasıp kavurduğu materyalist bir çağda, kurulan dünya sisteminin ve ülkemizde cereyan eden yansımalarının varlığını devam ettirebilmesinin de en kestirme ve garanti yolu kitleleri cahil bırakmaktan geçiyor.
***
Sistem, adı üstünde sistem. Yaptığı işi bilerek yapıyor. Başarılı olup olamayacağını önceden hesap ediyor, hangi yöntemi uygulayacağına önceden karar veriyor.
Ve, etken ya da edilgen, muhatap kitlesinin nasıl alt edileceğini biliyor. Etken muarız kitlesinin cahil olmasını özellikle tercih ediyor.
***
Bilgi birçok yöntemle öğrenilebilir. Fakat sistem, 'okuma'nın sırlarını bizden iyi biliyor.
Okumanın ruhsal terapi yöntemi olduğunu, duygu ve düşünceleri inanca dönüştüren bir yöntem olduğunu biliyor.
Okumanın beynimizin çalışma sistemini oluşturduğunu ve geliştirdiğini, mantıksal sapıklıklara karşı korunmanın en iyi ilacı olduğunu biliyor. Okuyan kitleler üzerinde fikir karmaşası ve kavram kargaşası oluşturamayacağını çok iyi biliyor.
Okumanın insanı fıtratıyla baş başa bıraktığını ve insana ahlak kazandırdığını çok iyi biliyor. Ahlaklı insanın rekabet ve çatışma yerine sevgi, şefkat ve merhamet ikliminde tekrar özüne döneceğini çok iyi biliyor.
Bütün bunlara ilmiyle ve aklıyla karar vermiyor; şeytani yöntemleri kullanarak bu yolları buluyor ve uyguluyor.
Okumanın ilahi bir emir olduğunu biliyor. Okumanın başlı başına bir ibadet olduğunu biliyor. İnsanlığı 'kitap'tan, bilgiden ve ahlaktan uzaklaştırmakla şeytana en büyük hizmeti yapacağını biliyor.
***
Bu gerçeklerin farkında olarak artık yıllardır Türkiye'de eğitim sisteminin yeni nesilleri kitaptan ve okumaktan nasıl uzak tuttuğu, hangi hileli yollara başvurduğu tespit edilmelidir.
Bu konunun, eğitim ile ilgili yapılacak reformların temelini teşkil etmesi bakımından iki yönlü bir araştırma alanı olduğunu düşünüyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



